Nostaljimiz...

7/9/2009 - BİR ZAMANLAR ŞİŞKO NURİ...

Kategori: Sinema
http://www.samsun.net/images/news/8738.jpg
Esas adi Sıtkı Sezgin olan 1950 dogumlu sinema oyuncumuz. Oldukca sisman olan benden yapisi nedeniyle daha cok maskot benzeri karakterleri oynamistir. "OKSUZLER" filmindeki Sezercigin, essegini satin almaya calisan cocuk rolunun yani sira "ALEV" filminde gobek atan cocuk, "SEVGILI DAYIM" filminde Tarik'in bisikletini caldigi cocuk, "KIRALIK EV" filminde mahalleli cocuk, "ALMAN AVRAT 40 BIN MARK" ve "ALMAN AVRADIN BACISI" filmlerinde Ali Avaz'in oglu rollerinde gozukmustur. Kendisi en son 2001 yilinda Fethiye halk egitimi merkezi'nin destegiyle cocuklara yonelik "BAY PALYACO" oyunu ile sahne almistir
http://image.samanyoluhaber.com/haber/1/5/4/5/1/154511.jpg
40 yıl boyunca, 300'den fazla Türk filminde oynamış olan Sıtkı Sezgin,yaşadığı sıkıntıları gururlu bir yaşam mücadelesi olarak yorumlamak yerine, gerçekçi pencereden bakıp şöyle konuşmuş:
Sanatçılar popüler dönemlerinde akan sudan kovalarını doldurmalı. Gazetelerde, televizyonlarda sık sık haber yapılıyor, "Bir dönemin ünlü sinema sanatçısı parklarda dileniyor" diye. Veya "Ünlü ses sanatçısı parkta bankların üzerinde yatıyor" diye. Bu gibi haberler hepimizi üzüyor, ama ünlü sanatçıların bu olayda kendi hataları da var. Şan, şöhret döneminde kazandıklarının hepsini yiyorlar, kumarda, at yarışında büyük miktarlarda para harcıyorlar. Yaşlanıp para kazanamaz hale gelince de çevrelerinde kimse kalmıyor. Sonra pişmanlık duyuyorlar, ama iş işten geçmiş oluyor. Albümlerdeki fotoğraflar, arşivlerdeki gazete haberleri karın doyurmuyor. Ben kazandığım paranın bir bölümünü biriktirip, şimdi kimseye muhtaç olmadan yaşıyorum. Devlet yaşlanan sanatçıların kalabileceği bir huzur evi kurmalı. Burada yardıma muhtaç veya yaşlı sanatçılar birlikte kalabilmeli. Burada kalanlar emekli maaşlarını veya gayrımenkul gelirlerini buralara vermeli, çark dönmeli. Bu konuda bazı girişimler oldu, ama bugüne kadar sonuç alınamadı. Sanatçılara kapılarını açan yardım kuruluşlarına da müteşekkirim.”
Yeşilçam filmlerinde, bir zamanların 'Şişko Nuri' lakaplı olarak tanınan Sıtkı Sezgin, Samsun Büyükşehir Belediyesi Huzurevi'nde sevenlerini ağırlıyor.
1 YorumYorum yaz!Bağlantı

13/6/2009 - UCUZ VE DÜŞÜK BÜTÇELİ KALİTE FİLMLER...

Kategori: Sinema
http://www.bagimsizsinema.com/wp-content/uploads/2008/11/pi.jpg
1-Pİ
Pi, Darren Aronofsky'ın yönetmenliğini yaptığı 1998, ABD yapımı bağımsız bir filmdir. 1998 Sundance Film Festivalinde En İyi Yönetmen ödülü almıştır.

Konu : Max, sosyal hayatı neredeyse hiç olmayan, matematik konusunda dahi bir bilgisayar uzmanıdır. Neredeyse tüm zamanını ev yapımı süper bilgisayarı "Euclid"in başında geçirmektedir. Max'e göre üç temel prensip vardır: 1- Matematik doğanın dilidir. 2- Herşey rakamlarla ifade edilebilir ve anlaşılabilir. 3- Doğada bazı kalıplar vardır. Max'in amacı da bilgisayarı yardımıyla doğadaki bu kalıplara ulaşmaktır.

Çalışmaları sırasında 216 haneli gizemli bir sayı ile karşılaşır. Yahudi bilimadamları Tanrı'nın isminin 216 haneli bir sayıdan meydana geldiğini düşünmektedirler. Tanrı'ya inanmayan Max, akıl hocası Sol'a danışır ve onun da Pi sayısını araştırırken 216 haneli bir sayı ile karşılaştığını öğrenir. Hocası Sol'un aksi yöndeki tüm ısrarlarına rağmen, Max her ne pahasına olursa olsun bu sayının sırrını çözmek istemektedir.

Resmi Sitesi : www.pithemovie.com

Ödüller : Film, 1998 Sundance film Festivalinde en iyi yönetmen ödülünü kazanırken Büyük Jüri ödülüne de aday oldu.

İlginç Not : Film, sadece 60.000 bin dolara çekildi. Bunun da büyük bir kısmı yönetmen Aronofsky'nin arkadaşları ve ailesi tarafından karşılandı.

Sinemafanatik Yorum : Çok küçük bir bütçe ile bu filmi çeken 30 yaşındaki Darren Aronofsky, başarısıyla büyük stüdyoların ilgi odağı haline geldi. Gerilimin etkisini arttırmak ve bir kabus havası yaratmak için filmi siyah beyaz çekmeye karar veren Aronofsky, birçok açıdan 1920'lerin korku filmlerindeki veya bir David Lynch filmindekine benzer bir etki yaratmayı başarmış.

Film ayrıca dünyadak bazı kavramlara da ilginç açıklamalar getiriyor. (İbranice'de her kelimenin bir sayısal karşılığı var. Baba'nın karşılığı olan "3" sayısı, annenin karşılığı olan "41" sayısı ile toplandığı zaman çocuğun karşılığı olan "44" sayısına ulaşılması gibi.)

Genellikle 100 milyon dolarlık bütçeleriyle, ILM ve Digital Domain gibi büyük özel efekt şirketlerine yaptırılan gözalıcı efektlere sahip filmleri sıkça gördüğümüz şu günlerde, "Pi" bir bilimkurgu filminde az rastlanan bir şekilde izleyicinin gözüne ve kulağına değil, zekasına ve hayalgücüne hitap ediyor. Clint Mansel'in neredeyse hipnotize edici müziği ile Oren Sach'ın hızlı kurgusu bunlara eklenince, seyredeni adeta filmin içine çeken türden bir atmosfer meydana gelmiş.

  • Bağımsız olarak çekilen filmin bütçesi sadece 60.000$. Bu para yönetmenin ailesi ve arkadaşlarından topladığı yüzer dolarla birikmiş. Sonrasında Artisan Entertainment tarafından satın alınınca, katkıda bulunan herkes yatırımlarının karşılığı 150$ geri almış.
  • 1998 yılı Sundance Film Festivali'nde Darren Aronofsky yönetmen ödülü kazanmış.
2-SARHOŞ ATLAR ZAMANI
Bahman GHOBADI, Sarhoş Atlar Zamanı filminin çekimleri sırasında yapımcısının vaad ettiği parayı yatırmaması sonucu filmi tamamlamakta zorlanır. Yarı yolda bırakılan yönetmen bazı eşyalarını satmak köydeki herkesten borç istemek zorunda kalır ve filmi ancak bu şekilde bitirir.

3-Clerks (Tezgahtarlar)
Kevin Smith
, Clerks filmini çekebilmek için çok sevdiği “Spider Man” koleksiyonunu satar, kendi adına 10 tane kredi kartı çıkartır ve çalıştığı yerde aldığı maaşları biriktirir. 27,500$’lık bütçeyle çekilen filmin mekanı olarak ise Kevin Smith’in çalıştığı yer olan Quick Stop kullanılır. Patronunun ancak geceleri çekim yapmaya izin vermesinden ötürü, gece-gündüz anlaşılmasın diye film siyah-beyaz formatta çekilir.

Bu kadar borç altına girerek çekilen “Clerks” Kevin Smith’i hayal kırıklığına uğratmamış, mütevazi bir hayran kitlesi oluşturmuştur. Hatta filmden elde ettiği gelirle “Spider Man” koleksiyonunu bile geri almış, ama yine de şunu söylemeden edememiştir: “Aslında bu şekilde film çekmek bizim çok da önerdiğimiz bir yöntem değildir. Eğer filminiz başarıya ulaşmazsa, hayatınızın geri kalanı boyunca kendinizi ciddi bir borç altına sokabilirsiniz. Fakat diğer yandan biz “kendi filmimizi” çekebilmek için buna göz yumduk. Siz de senaryonuzun aynı şekilde su geçirmez olduğundan emin olmalısınız ”

4-BLAIR CADISI

http://www.filmreference.com/images/sjff_01_img0066.jpg

Yalnızca 30.000 dolara mal olan ve sıradan bir el kamerasıyla sadece sekiz gün içerisinde çekilen film, hiçbir yapay unsura başvurmadan adeta korkunun doğasını ekrana yansıtmayı başardı.

Korku sinemasının belki de en rahatsız edici ve de ürkütücü filmlerinden biri olan  The Blair Witch Project , kelimenin tam anlamıyla görünürdeki hiçlikten yola çıkarak, izleyicisini oldukça etkileyici ve de inandırıcı bir korku yolculuğuna çıkardı.

Florida Üniversitesinin iki yetenekli öğrencisi, Daniel Myrick ve Eduardo Sanchez, senaryosunu, yönetimini ve kurgusunu kendilerinin gerçekleştirdikleri bu filmde, olağanüstü set tasarımlarına, profesyonel oyunculuklara, müzik ve özel efektlere yer vermeden seyirciye bir sonraki sahne için hiçbir ipucu vermeden gerçek bir korku atmosferi yarattılar.

1994 yılında Maryland ormanında kaybolan üç amatör belgesel sinemacının haberiyle başlayan  The Blair Witch Project , bir sene sonra izleri bulunan bu kayıpların çektikleri video görüntülerinden oluşuyor. Bu anlamda seyirciyi Acaba bunlar gerçekten oldu mu ?  gibi kuşkulu sorulara sevk eden film, yarattığı ikilemi başarıyla pazarlayarak oldukça büyük bir hasılat elde etti.

200 yıldır meydana gelen gizemli olaylardan dolayı kötü bir efsanesi olan Marylanddeki Kara Tepeler Ormanı, 21 Ekim 1994 tarihinde Heather Donahue, Joshua Leonard ve Michael Williams adındaki üç meraklı genci konuk eder.
1999 yılında Sundance Film Festivalinde keşfedilen  The Blair Witch Project , kısıtlı imkanlar içerisinde, dar bir kadro ve yalnızca High-8 el kamerasıyla neler yaratılabileceğini göstererek genç ve profesyonel sinemacılara iyi bir ders verdi. Ayrıca sadece hayal gücü ve doğanın sentezinde kurgulanan bir filmin, herhangi bir yapay korku objesine gerek kalmadan umulmadık derecede insanları korkutabileceğini ispatladı.

5-El mariachi

http://www.firstshowing.net/img/el_mariachi.jpg
Rüştünü çoktan ispatlamış Robert Rodriguez, 1992 yılında sadece 7,000$ harcayarak El Mariachi'yi çekmiş. Rodriguez filmin hem yapımcılığını, hem yazarlığını, hem yönetmenliğini, hem görüntü yönetmenliğini hem de kurguculuğunu üstleniyor.

Meksika’daki bir sınır kasabasında geçen film, genç bir Mariachi’nin, yani gezgin bir gitarcının hikayesi. Sırtında siyah giysiler, elinde gitar kutusuyla bir gün iş aramak için kasabaya geliyor. Aksi gibi aynı gün, aynı kılıkla kasabaya Azul adlı bir de katil gelmiş. Roco dışında kimse onu görmediği için, tarifi de “siyahlı, gitarlı” diye yapılmış. Gitar kutusunun içinde gitar yerine silah ve bıçak olduğu söyleniyor. Böylece sadece gitarını çalıp şarkı söylemek isteyen Mariachi, çok geçmeden kendini bir kan davasının ortasına savrulmuş buluyor.

NOT:Robert Rodriguez bu filmin bütçesi olan 7000 doları toparlamak için bir hastaneye kanını vermiş ve oradaki çeşitli deneylere katılmıştır. daha sonra kamerayı kaydırması gereken bir sahne için de aynı hastaneden bir tekerlekli sandalye kiralamıştır. ayrıca bu filmin kotarılmasını sağlayan 7000 dolar, devam filmi Desperado'nun sadece jeneriğine harcadan paradan daha azdır.

6-Following(Takip-1998)

http://culturazzi.org/review/wp-content/uploads/2008/07/following.jpg
The Dark Knight ile hayran kitlesini hayli genişleten ünlü yönetmen Christopher Nolan'ın 1998'de çektiği ilk filmi Following'in gizli bir hazine olduğunu söylemek mümkün. Film sadece 6,000$ ile çekilmiş.

Yönetmen : Christopher Nolan
Senaryo : Christopher Nolan
Yapım : 1998, İngiltere
Tür :   Gerilim, Suç, Gizem
Oyuncular
Jeremy Theobald (Genç Adam)  , Alex Haw (Cobb)  , Lucy Russell (Sarışın Kadın) ,John Nolan (Polis)
Takip ,güzel filmlerde imzası olan başarılı yönetmen  Christopher Nolan'ın sinema dünyasına girerken attığı ilk ve sağlam adımlarının filmidir.
Avrupa'lı yönetmen tarzı ve filmleriyle Hollywood'un güçlü simaları arasında yer almaya işte bu ilginç filmiyle başlamıştır. 1998 yılında Londra' da çok düşük bir bütçeyle çalışan Nolan, oyuncu kadrosunu da yine kendi akraba ver arkadaşlarından oluşturmuştur.F ilmin bana göre en güzel üç yanı; siyah-beyaz oluşu, yeni kurgu ve çekim tekniklerinin kara film tarzıyla başarılı bir biçimde harmanlanması ve kısa olması. Yaklaşık bir saat süren film bu kadar sürede bile bize derdini anlatmayı başarıyor. Bu da Nolan'ın ''nasıl olsa ilk filmim'' gibi bir bahaneyi göz ardı ederek eserinin üzerinde ciddiyetle çalıştığının en güzel kanıtıdır.
Film boyunca hikaye 3 ayrı yerden seyirciye sunulur. Heyecan, polisiye ve gizemi iç içe geçmiştir. Bir sorgulama konuşmasıyla başlayan filmde baş kahraman derdini anlatmaktadır.
Kahramanımız Bill (Jeremy Theobald) bir yazardır ve yeni kitabını yazmak için ciddi bir biçimde konu sıkıntısı çekmektedir. Kendine konu bulmak için bir çözüm yolu bulur ve gözüne kestirdiği insanları takip etmeye başlar. Çevresindeki insanların aslında nasıl bir yaşantıları olduğu,nerelere girip çıktıkları, kendilerini çevreye oldukları gibi mi yoksa farklı mı sundukları gibi sorulardan yola çıkan yazar bu takip işini oldukça artırır ve takıntı haline getirir.
Cinsiyet, yaş, dış görünüş gibi şeyleri dikkate almadan sadece takip eder.
Bu takiplerin birinde takip edildiğinin farkına varan Cobb(Alex Haw) ile tanışır. Cobb'un hayatına girmesiyle hayatı tamamen değişir ve bu ikili birlikte evlere girmeye ve insanların yaşadıkları yerleri incelemeye başlarlar.
Özellikle kamera çekimleri ve kurgusuyla Nolan'ın tarzını yansıtan ve pek fazla bilinmeyen bu ilk filmi küçük bütçeyle büyük işler yapmanın güzel örneklerinden biri.

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

21/5/2009 - İYİ YÜREKLİ KÖTÜ ADAMLAR

Kategori: Sinema
http://kelebekgaleri.hurriyet.com.tr/LiveImages%5CG%C3%BCzelim%5CK%C3%96T%C3%9C%20ADAMLARIN%20K%C3%96T%C3%9C%20KADER%C4%B0%5C04.jpg
Ya acımasızca adam öldürdüler, ya da gözlerini kırpmadan sevenleri ayırdılar. Kimsenin aklına hayaline gelmeyecek entrikalar çevirdiler... Aslında yürekleri yumuşacıktı ama ekmek parası için hiç benzemedikleri insanları canlandırdılar. Onlar, Yeşilçam'ın kötü adamlarıydı. Bu 'iyi yürekli' kötü adamlar, rollerini o kadar hakkını vererek oynuyorlardı ki, onları okakta görenler nefretlerini haykırmaktan geri kalmıyorlardı. Ama hep başrollerin gölgesinde kaldılar. Bütün hayatlarını verdikleri sinema onlara hak ettikleri değeri bir türlü vermedi. Pek çoğu yaşamının son dönemini zorluklar, yokluklar içinde geçirdi. Vefasızlığı da acıyı da yaşarken gördüler. İşte Yeşilçam'ın çoğu artık aramızda olmayan ama hayal perdesindeki görüntüleriyle hep aklımızda ve kalbimizde kalacak unutulmayan kötü adamları
http://kelebekgaleri.hurriyet.com.tr/LiveImages%5CG%C3%BCzelim%5CK%C3%96T%C3%9C%20ADAMLARIN%20K%C3%96T%C3%9C%20KADER%C4%B0%5C01.jpg
Yeşilçam'ın en 'babacan' kötü adamı olan Erol Taş, sinemaya tamamen bir tesadüf sonucu girdi. Küçük yaşta babasını kaybettiği için hamallık, tezgahtarlık dahil bir çok işte çalışan Taş, bir ara boksörlük de yaptı. Hatta 1947'de hem İstanbul hem Türkiye birinciliği kazandı. Sinemaya adım atması da 'yumrukları' sayesinde oldu. Lütfi Akad'ın film çektiği bölgede işten kaytarıp olup biteni izleyen Taş bir gün arkadaşlarıyla birlikte set ekibini rahatsız eden bir grupla kavga etti. O dönemi "Lütfi Bey'in yanında onlara bir güzel dayak çektik. Serseriler toz oldu tabi. Lütfi Akad haber göndermiş bana "bir kavga sahnesi var gelsin oynasın" diye. Böylece sinema hayatım başladı" diye anlatmıştı.
1957'de Mümtaz Alpaslan'ın yönettiği Acı Günler ile sinemaya giren Taş, başlangıçta küçük rollerde oynadı. Ama kısa zamanda yıldızı parladı. Dokuz Dağın Efesi, Dikenli Yollar, Gecelerin Ötesi, Toprağın Teri, Hudutların Kanunu, Duvarların Ötesi, Susuz Yaz'ın da aralarında bulunduğu bir çok filmde oynadı. Çok sayıda ödül kazandı.
Yaşamının son dönemini pek çok Yeşilçam emektarı gibi hak ettiğişekilde geçiremeyen Taş, Cankurtaran semtinde kendisiyle özdeşleşen bir kahvehane işletiyordu. 1926 Erzurum Karaköse doğıumlu olan Erol Taş 1998 yılında hayata veda etti.
http://kelebekgaleri.hurriyet.com.tr/LiveImages%5CG%C3%BCzelim%5CK%C3%96T%C3%9C%20ADAMLARIN%20K%C3%96T%C3%9C%20KADER%C4%B0%5C05.jpg
Yönetmen Kemal İnci'nin kardeşi olan Bilal İnci, çeşitli işlerde çalıştıktan sonra sinemaya yöneldi

Bir Türk'e Gönül Verdim, Alageyik, Büyük Yemin, Beyaz Mendil gibi filmlerde oynadı. Deli Yürek, Fahri Baba, Berivan, Yusuf, Ayışığı Neredesin, Kayıt Dışı İnci'nin rol aldığı TV dizileri. Bir Türk'e Gönül Verdim adlı filmdeki rolüyle 2. Adana Altın Koza Film Festivali'nde en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülü kazanan İnci, 2005 yılında Beyoğlu'nda kaldığı otel odasında geçirdiği kalp krizi sonucu yaşama veda etti

http://kelebekgaleri.hurriyet.com.tr/LiveImages%5CG%C3%BCzelim%5CK%C3%96T%C3%9C%20ADAMLARIN%20K%C3%96T%C3%9C%20KADER%C4%B0%5C10.jpg

HAYATİ HAMZAOĞLU

İlkokulu bitirdikten sonra kunduracılık, dökümcülük, kuyumculuk gibi değişik işlerde çalıştı. Sinemaya 1953 yılında Köyün Çocuğu adlı filmle adım atan Hamzaoğlu, ilk başrolünü 1961 yılında oynadı. 1969 Adana Altın Koza Film Festivali, 1970 Antalya Altın Portakal Film Festivali, 1991 Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülünü kazandı. 1999 Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde Yaşam Boyu Onur Ödülü'nün sahibi oldu

1999'da Marmara Bölgesi'ni yerle bir eden depremde evini kaybetti. 2000 yılındaki ölümünden önce TV ekranlarında göründüğünde eski halinden eser yoktu. Hastalık yüzünden zayıflayıp tanınmaz hale gelmişti. Yeşilçam'da kendisi gibi karakter oyuncusu olan pek çok meslektaşının kaderini paylaşıp yapayalnız ve yardıma muhtaç bir şekilde hayata veda etti

http://kelebekgaleri.hurriyet.com.tr/LiveImages%5CG%C3%BCzelim%5CK%C3%96T%C3%9C%20ADAMLARIN%20K%C3%96T%C3%9C%20KADER%C4%B0%5C11.jpg

HÜSEYİN BARADAN

Kimi zaman 'arkadaş canmısı sevimli dost" kimi zaman da "kötü adam" olarak Yeşilçam'ın unutulmazları arasına adını yazdırdı. Çalışma hayatına foto muhabiri ve gazeteci olarak başladı. Kaderi İzmir'de bir lokantada otururken değişti. Lokantaya gelen bir film yapımcısı fiziğini beğenince sinemaya adım attı. 1965 yılında ilk başrolünü oynadığı Hüseyin Baradan Çekilin Aradan filmi nedeniyle adı onu hiç izlememiş genç kuşaklar arasında bile popüler oldu.

Sürekli basın kartı sahibi olan Baradan, paranın insana en çok yaşlılıkta gerekli olduğu felsefesini benimsediği için planlı programlı yaşadı ve pek çok meslektaşının yaşadığı yokluğu görmedi. Sigara alışkanlığı yüzünden sağlığını kaybetti. Bu yüzden de gençlere sigara içmemeleri konusunda sık sık nasihat ederdi. Baradan, 2004 yılında hayata veda etti

http://kelebekgaleri.hurriyet.com.tr/LiveImages%5CG%C3%BCzelim%5CK%C3%96T%C3%9C%20ADAMLARIN%20K%C3%96T%C3%9C%20KADER%C4%B0%5C14.jpg
Daha çok kötü adam olarak hatırlanmasına karşın Turgut Özatay, aslında sinemaya jön olarak adım attı. Daha sonra Cüneyt Arkın ve Kemal Sunal başta olmak üzere dönemin gözde aktörlerinin başrol oynadığı filmlerde kötü adam olarak kamera karşısına geçti.

"Sezercik, Küçük Mücahit" filminde Eokacılar'ın başı, "Kurban" filminde Abbas, "Umudumuz Şaban" filminde arsa sahibi müteahhit, "Korkusuz Korkak" filminde limona deli olan Ayı Abbas, "Üç Kağıtçı" filminde minibüsçü Hasan, "Atla Gel Şaban" filminde sıkı sıkı baba kasedini arayan Davut, "Keriz" filminde Zülfü'nün şehirde kabzımallık yapan köylüsü, "Talih Kuşu" filminde kumar masasında oyun oynayan adamlardan biri, "Zehir Hafiye" filminde "Manyak Mahmut" rollerini oynadı. Onun da hayatının son dönemi zor koşullarda geçti. 2002 yılında akciğer kanseri nedeniyle hayata veda etti

http://kelebekgaleri.hurriyet.com.tr/LiveImages%5CG%C3%BCzelim%5CK%C3%96T%C3%9C%20ADAMLARIN%20K%C3%96T%C3%9C%20KADER%C4%B0%5C17.jpg
Sinemaya 1946 yılında başlayan Kazım Kartal, kamera karşısına en çok 'kötü adam' rolüyle geçen aktörlerden biri. Bine yakın filmde yan rollerde yer alan Kartal, iki tane de senaryo kaleme aldı. 1970'li yıllarda seks filmleri furyasında da kamera karşısına geçen Kartal bunun nedenini de şöyle anlatmıştı: "Parasız kaldığım dönemlerde bakkaldan veresiye alışveriş bile yapamayıp, alay konusu olmak canıma tak demişti, mecburdum
ÇASOD üyesi olan sanatçı, 2003 yılında bir dizi filmin çekimi için gittiği Erzurum'da rahatsızlanıp İstanbul'a dönmesinden kısa bir süre sonra kalp krizi neden yaşamını yitirdi
http://kelebekgaleri.hurriyet.com.tr/LiveImages%5CG%C3%BCzelim%5CK%C3%96T%C3%9C%20ADAMLARIN%20K%C3%96T%C3%9C%20KADER%C4%B0%5C19.jpg

EN YAKIŞIKLI KÖTÜ ADAM

Önder Somer, aslında jön rolü oynayabilecek fiziksel görünüme sahip bir 'kötü adam'dı. Genellikle filmin 'esas kızını' aşık olduğu sevgilisinden ya da eşinden ayıran güzem gözlerini ve bebek yüzünü kullanarak kötülük yapan salon erkeği rollerinde kamera karşısına geçti. Seks filmleri furyasının başladığı dönemde sinemayı bıraktı. 1997 yılında geçirdiği bir trafik kazasında yaşamını kaybetti

http://www.hafif.org/imaj/fReewave/f-bscap1913m-298c322.jpg
Hafif açılmış saçları ve kötü gülüşüyle Yeşilçam'ın masum kızlarının kabusu oldu yıllarca. Bulduğu her yerde onlara tecavüz ettiği için de adı hep 'tecavüzcü coşkun' olarak hatırlandı. Öyle ki onu görenlerin aklına Coşkun Göğen ismi değil 'tecavüzcü Coşkun' lakabı geldi hep. 1972'den 2005'e kadar kamera karşısına geçen Göğen şu sıralar Antalya'da bar işletmeciliği yapıyor

http://www.sinemalar.com/images/group_image_buyuk/197/Nuri-Alco-Sevenler-Grubu_2.jpg
Aradan kuşaklar geçti ama hala bir çok anne yeni yetişen kızına tanımadığı yerlerde gazoz ya da çay içmemesini söylüyorsa bunun sebebi Nuri Alço'dur. 'Cool' görünüşlü Alço, filmlerinde masum kızların içkisine ilaç katıp onları bayıltır, sonra tecavüz eder bu da yetmezmiş gibi bütün bunları kameraya çekerdi. Geri kalan vakitlerinde de uyuşturucu ya da kadın pazarlardı
Türk sinemasının en karizmatik kötü adamlarından biri olan Nuri Alço, aslında çok farklı meslek dallarında çalıştı. Bir bankara kredi istihbarat şefliği, daha sonra da bir ilaç firmasının bölge temsilciliğini yaptı. Bir süre de mankenlik yapan Alço, 1970'li yılların başında sinemaya geçti. Onu son alarak Nekrüt adlı filmde izledik. En geniş hayran kitlesine sahip olan kötü adamlardan biri Nuri Alço
http://kelebekgaleri.hurriyet.com.tr/LiveImages%5CG%C3%BCzelim%5CK%C3%96T%C3%9C%20ADAMLARIN%20K%C3%96T%C3%9C%20KADER%C4%B0%5C25.jpg
Parlak ve bakınca insanı ürperten mavi gözleriyle, sigarayı serçe parmağının arasına sıkıptırıp tutuşuyla sinsi, gaddar, acımasız bir kötü adamdı. Bir çok filmde Cüneyt Arkın ile beraber oynadı. Film çevrelerinde, oynadığı filmlerden elde ettiği kazancını kendi yönettiği filmlere yatıran gerçek bir sinema sevdalısı olarak tanındı
yok YorumYorum yaz!Bağlantı

12/5/2009 - Singin'in the Rain (Gene Kelly - Stanley Donen) (1952)

Kategori: Sinema
http://cache.eb.com/eb/image?id=93438&rendTypeId=4
Gene Kelly: Don Lockwood
Donald O’Connor: Cosmo Brown
Debbie Reynolds: Kathy Selden
Jean Hagen: Lina Lamont

Singin’in the Rain, yapım yılı (1952) ve tematiği dikkate alındığında, günümüz için daha manidar bir anlatıma sahip bence. Çünkü kamera önündeki sanatçıya bakarak tiyatroya, tiyatro oyuncusuna daha doğrusu çıplak ve katışıksız sahne performansına öykünmeyi anlatıyor. Romantik komedi ya da iyi bir müzikal deyiverip geçemeyiz bu filme. Bugün izlendiğinde daha manidardır diyorum çünkü sinema, teknolojiyle kol kola girmiş ve oyuncunun performansı aksak bile olsa bir takım rötuşlarla, suni katkılarla kamera önündeki oyuncuyu şişirmiştir bugün.
Film kendisini sinema büyüsüne kaptırmışlarla, oyunculuk yaptığını zannedenlerle, sinema camiasının, kamera önündeki gösterişin ve sunumların yapaylığıyla dalga geçmekle başlıyor.
Güzel görünümlü, kılık kıyafeti yerinde bir aktrist Lina (Jean Hagen). Sessiz sinema izlediğinizi düşünün, bu kadının ses ve aksan problemi olduğunu bilmiyorsunuz, her şey yolunda işte. Kadın sahnede, yapacağı birkaç iş var. Sarılmak, ıslak ıslak bakmak, küsmüş gibi yapmak filan...Kamera önündeki kadın oyuncu böylece ünleniyor, baş rol arkadaşı erkek zaten ünlü. Gazeteler, deklanşörler, geceler, kokteyller... Derken sinemada suflaj ve seslendirme teknikleri kullanılmaya başlıyor. Başlayınca n’oluyor dersiniz. Ne olacak, takke düşüp kel görünüyor. Birileri o kadına bir ses yakıştırıyor. Hani bizim Cüneyt Arkın’a, Aliye Rona’ya yakıştırdığımız sesler var ya işte ondan. Ses harika kadın güzel. Kadınla bütünleşiyor ses, cazibe artıyor. Yani o dönemde sesi olmadan kadın bir oyuncu olarak performans sergileyemiyor mu diyemeyiz. Çünkü sinema henüz gerçekliğini, anlatım özerkliğini kazanmış değil. Bir takım müzikallerden, danslı-figürlü anlatımlardan ibaret o dönemde çekilen filmler. Reji, plato, film bütçesi gibi kavramlar yok sayılır. Harika dans gösterileri sergileyen birkaç becerikli adam, güzel ve genç bir kadın oyuncu, yağmur, güneş, aşk, dudaktan öpüşme bitti. Sinema filmi deyince buydu yani. O yıllarda çekilip de bugün baş yapıt sayılan birkaç eser aşmıştır bu temayı. Teknolojik sinemanın günümüz izleyicisine hediye ettiği, oyuncu performansının dışındaki materyaller olmayınca iş kamera önündeki oyuncunun salt becerisine, izleyiciyi çekmesine kalıyor. Beceri işte, kişisel yetenek.
Yani sözü bugünün oyuncusuna getirmek istiyorum. Ne kadar yetenekli günümüz sinema sanatçısı? Ezberlenmiş ya da spontane mimiklerin dışına kaç oyuncu çıkabiliyor? Yani tamam yeteneklilerdir, öyleler de. Ancak, sinema, tiyatronun çıplak anlatımından uzaklaştıkça oyuncular hep hazıra konuyorlar gibi geliyor bana. Eskiden kesinlikle bu iş daha zordu. Bana öyle geliyor yani... Şu filmdeki dans figürlerini böyle mükemmel sahneleyemezseniz o filmi kim izler ki?? Aşk anlatımı filan işin hikaye kısmı. Filmin ismi bile bugün o filmden anlayabileceğimiz şeyin çok uzağında. Hatta komik bile... Singin’in the Rain deki dans gösterilerini mutlaka izleyin. Harika, bayıldım.
Bu film artist yakıştırmasını bol keseden dağıtmayalım için yapılmış. Yani o köylü aksanlı, oyuncu bozuntusu ( filmin anlatımı öyle) aktristi seslendiren kız var ya, yani esas kız. O kıza artist dememiz gerekiyor. Kız arkada. Moda deyimle işin mutfağında. Ve sahne sanatları için eğitim almış. Ağır başlı, bilgili, yetenekli. Jülieti seslendirecekse daha önceden eseri okumuş, tonu biliyor, aşka yatkın...
Yani böyle, bir şeyleri gayet iyi yapmak, fevkalade becerikli olmak gerekiyormuş eskiden görsel bir sanatı sunabilmek için…miş...
yok YorumYorum yaz!Bağlantı

10/5/2009 - PI filmi ile ilgili bir tartisma...

Kategori: Sinema
http://ferruh.mavituna.com/blogs/pi.jpg
Bilimkurgu ve psikoloji alanında çok sağlam bir filmi acaba ıskaladık mı ? Acaba filmi yapanlar bir şeyler ıskaladı mı?

Pi, sadece matematik disiplinindeki en önemli sabitlerden biri degil tabii ki. Ayni zamanda iki yil önce Sundance Film Festivali'nde birincilik kazanmis basarili bir sinema eseri. Filmdeki ana konu sayılarla kafayı yemiş dahi bir matematikçi.

Tabii bu dehasının bedelini korkunç baş ağrıları ile ödeyen dahi matematikçimiz Max Cohen sayılar teorisi ile ilgili saplantısını kendine uygulama olarak cok güncel bir konuyu, borsayı seçmiş durumda.

Ve en büyük derdi de hisse senetleri fiyatlarını yöneten genel bir kural bulmak.

Max adlı dahi matematikçi arkadaşımız macerası boyunca oldukça ilginç şahsiyetlerle karşılaşıyor: Ona saygı duyan, onu seven ancak bir sonuca ulaşabileceğine inanmadığını belirterek onu vaz gecirmeye çalışan hocası, kidemli matematik profesörü. Ögrencisi ile yaptığı tutkulu GO (Wei Chi) maçları esnasında hocasi Max'e analiz etmeyi bırakmasını ve artık "hissetmesini" söylüyor, "Her şeyi matematiksel olarak analiz edemezsin, doğa çok karmaşıktır ve GO tahtası evreni yansıtır. Hiçbir GO oyunu diğerine benzemez, tıpkı kar taneleri gibi." Ancak öğrencisi, başlangıçtaki belirsiz duruma rağmen oyun ilerledikçe olasılıkların azaldığını ve belli kurallara uyan patternler yani kalıplar bulunabilecegini iddia ediyor büyük bir tutku ve inatla.

Max'in borsaya olan bu totaliter ilgisi her ne kadar safiyane ve matematik = saf güzellik bağlamında olsa da konu ile ilgili para pul adamları Max'in başının etini yemekte gecikmiyorlar ve çalışmaları dogrultusunda elde edecegi sonuçları kendilerine iletmelerini istiyorlar. Max'i ikna etmek için de, bilgisayar hesaplamalarını hızlandıracak ve henüz hükümet tarafindan gizliliği kaldırılmamış yüksek teknoloji ürünü bir mikroişlemci veriyorlar.

Ve son olarak da filmin mistik yönlerini tamamlayacak Yahudiler. Max'in deyişi ile uzun sakallı adamlar. Ciddi olarak Kabala'daki birtakim sayılara ulasabildikleri takdirde Tanrı'ya dolayisi ile de nihai aydınlanmaya ulaşabileceklerini düşünen fanatikler.

Konuyu bu şekilde özetledikten sonra dikkatimi çeken ve tartışmak istediğim noktaları saymak istiyorum:

1 - Filmde kullanılan bilgisayar teknolojisi o kadar eski ki gözlerime inanamadim. Üzerinde RETURN yazan klavyeler, kocaman ve karakter tabanlı monitörler, bugün para verseniz dahi ancak bilgisayar müzelerinde (belki) bulabileceginiz disketler. Oysa filmin çekim tarihi 90'li yıllarin sonu! 2 - Bilgisayarlar belli bir hızda çalışırlar. Daha yavaş ya da daha hızlı değil. Bir silikon çipi, bir sürü hesap yaptırarak yakamazsınız! Oysa filmde bazı sahnelerde tam da bu oluyor. Max hayretle fark ediyor ki çok karmaşık bir hesaplama sonucunda silikon çip yani mikroişlemci erimiş ve ortaliği vıcık vıcık silikon kaplamış. Oysa mikroişlemciler belirlediğiniz frekansta calışırlar üstelik bir sürü değişik şekilde soğutulurlar. Tekrarlıyorum: Yüksek karmaşıklıkta sayı işleyen bir program yazarak işlemcinizi vıcık vıcık bir silikon yığınına çeviremezsiniz.

3 - Bir silikon çip "bilinç"e sahip olamaz. Yani yapay zeka anlamında tartışmalar hala olanca harareti ile sürmektedir ama allah aşkına biz burada bir silikon çipten bahsediyoruz. İngiliz matematikçi Sir Roger Penrose'un "The Shadows of The Mind" (Aklın Gölgeleri) adlı olaganüstü kitabına şöyle bir göz atan biri bile bir silikon çipin bilinlenmesi (!) argümanının saçmalığını kavrayacaktır.

4 - "Sayılarin kendileri tek başlarina önemli değildir." Bu konuda Max'e canı gönülden katılıyorum. "Önemli olan sayılarin arasındaki ilişkilerdir." Son cümlenin hedefi birtakim saf ve kutsal sayılarin peşinde olan Yahudi din adamları. Bu cümleler bir bakima "gerçek" matematiğin manifestosu olarak kabul edilebilir.

5 - Filmin sonu. Bazı etkileyici özel efektleri saymazsak finali beğenmediğimi daha dogrusu öne sürdüğü görüşlere katılmadığımı söyleyebilirim. Tipki şuna benziyordu: Aman Tanrım, sen o kadar büyüksün ki ben seni analiz etmekten vaz geçiyorum. Bir nevi "hikmetinden sual olunmaz yarabbi" mantalitesi. Bu konuda daha fazla yorum yapmayacagim, ama özellikle filmin sonuna dikkat edin diyorum. MESAJ adli filmde de (Carl Sagan'ın ayni adlı romanından uyarlanmiş daha dogrusu bozulmuş bir senaryosu vardı) benzer bir durum söz konusu idi.

6 - Son olarak filmdeki GO sahnelerinden bahsetmek istiyorum. Oldukca etkileyici sahneler, hele Max'in hocası matematik profesörü tarafından GO taşları kullanılarak oluşturulmus bir şekil var ki insanın heyecanlanmaması mümkün değil. Bu şekil normal bir GO oyunundan alinmiş kurallara uygun bir şekil değil ancak öylesine sanatsal ve bütüncül bir manzara ki... Bu arada hocanın GO oyunu ile ilgili dediklerine de katılıyorum, "düşünmeyi ve analiz etmeyi bırak, hisset, sezgilerini kullan." (Yalnız GO anlamında katılıyorum, dikkat :-) Her ne kadar bu tavrı benimsesem de GO'ya analitik yaklaşimlari, GO programlarını ve bilgisayarda GO yazılımları gelistiren tüm bilgisayar yazılımcıların çabalarını da canı gönülden destekliyorum. Onlar bizim bu dünyayı anlamamıza katkıda bulunan isimsiz kahramanlar.
yok YorumYorum yaz!Bağlantı

10/5/2009 - Metropolis-İzlenesi Filmler

Kategori: Sinema
http://learn.bowdoin.edu/italian/dante/metropolis1.jpg
Metropolis filmi, Fritz Lang tarafından 1927’de çekilmiş. Sessiz film.

“Metropolis, sadece döneminin değil, tüm zamanların en üstün bilim kugu yapıtlarından biridir. Endüstrileşme çağının etkisini hissettirdiği bir dönemde, Lang’in gelecek tasarımı dabundan payını alır. İnsanlar ikiye ayrılmıştır. Yeraltında makinelerle birlikte yaşayan sınıf ve yukarıda daha konforlu bir yaşam süren yönetici sınıf. Lang , bölünmüş toplumsal yapıyı, insanı bir aşktan yola çıkarak, uzlaştırmaya çalışır.

Dönemine göre mükemmel sayılabilecek bir şehir tasarımı vardır filmde ve kendisinden sonra gelen bütün bilim kurgu filmlerini etkilemiştir.

Özellikle ,filmin genel atmosferinden uzak, naif sonuyla eleştiriler almış olsa da , bu durum kesinlikle filme gölge düşürmez. Bilim kurgu sinemasının, bilimsel yönünün en büyük keşiflerinden biridir.”

....................

“Fritz Lang'ın 1927 tarihli film klasiği Metropolis, gerçekleştirildiği dönemde sanat ile sosyal/politik meseleler arasında güçlü bir bağ oluşturmuştu. Lang'ın düşünsel ve politik temelli görüşlerinin yanında yenilikçi sinema ve fotoğraf teknolojisine duyduğu ilginin de etkisiyle, Metropolis yeni ve ödünsüz bir estetiğin müjdecisi oldu”

....................

“Sinemanın en önemli bilim-kurgusal yapıtını Fritz Lang, Metropolis (1927)'le verdi. Geleceğin dev kentini, insanları köleleştirmek isteyen dengesiz Bilim Adamlarını gösteren filmde Brigitte Helm ikili bir ruhu yaşatıyor; sonunda da gerçek kişiliği ile bu dev kentin yerle bir edilmesinde rol oynuyordu.

Bu filmde yapma robot Rothwang tipi, Henrik Geleen'e Mandragore (1927)'u özendiriyordu. Richard Oswald, Kötülük Kızı (Die Tochter des Bösen, 1932)'nda yeniden aynı temayı ele alacaktır.

Thea von Arbou hazırladığı Aydaki Kadın (Die Frau im Mond, 1928) adlı senaryo ile, kocası Fritz Lang'a, Metropolis'in Maria'sını andıran Friede'nin yıldızlar arasında bir yolculuk yapan Bilim Adamlarının yanı başında yer almasına olanak sağlıyordu.”
yok YorumYorum yaz!Bağlantı

3/5/2009 - Muhsin Ertuğrul (1892 - 1979)

Kategori: Sinema

Hem tiyatro hem de sinema alanında Türkiye'de ilk önemli katkıları gerçekleştiren, sinema ve tiyatro yönetmeni Muhsin Ertuğrul 1892'de İstanbul'da doğdu. İlköğrenimini Tefeyyüz Mektebi'nde ve Darüledep'te yaptı. Daha sonra soğuk çeşme ve Toptaşı Rüştiyelerinde okudu. Oradan Mercan İdadisi'ne geçti. 1909 yazında Erenköy'de Burhanettin Kumpanyasının bir temsilinde ilk olarak sahneye çıktı. Daha sonra Reşat Rıdvan ve Burhanettin Beylerin Odeon tiyatrosunda çalıştı. Hamlet'te Laerdes rolüne çıktı.

Arkadaşı Vahram Papazyan'ın öğütlerine uyarak gittiği Paris'te (1911), uzun yıllar etkisinden kurtulamadığı Mounet - Sully'yi seyretti. 1913'de tekrar Paris'e gitti. 1914'de Türkiye'ye döndüğü zaman Reşat Rıdvan Bey, Darülbedayi Osmaninin hazırlık çalışmalarına girişmişti. Edebi tiyatro heyeti adındaki, Fransa'dan çağrılan Antoine'ında katıldığı juri önünde Hamletten bir bölümü oynayan Muhsin Ertuğrul, tiyatronun sanatçı kafilesine alındı. Strintberg'den Baba, Kistemaeckers'den kasırga adlı oyunları Türkçe ye çevirdi. Viyana'da Otello çalışmalarını izledi.

1922'de Kemal film adına, İstanbul'da Bir Facia, Aşk ve Boğaziçi Esrarı filmlerini çevirdi. Leblebici Horhor, Kız Kulesi'nde Bir Facia, Ateşten Gömlek, Sözde Kızlar filmlerini çevirdi. Repertuardaki oyunlar arasında İhtilal (L. Andreyev), Baba (Stringberg), Bir Halk Düşmanı (İpsen), Prof. Kienow (K. Branson), Kreuteser Sonatı (L. Tolstoy) Humma ( C. Mere ) Otello ( Shakespare) Sırat Köprüsü (Birabeau - doley), Kamelyalı Kadın ( A. Dumas Fils ) gibi yabancı oyunların yanı sıra, Ahmet Vefik Paşa'nın Moliere uygulamaları, Azerya ve Yorga'daki Dandini ile Vedat Örfi (Bengü), Vedat Nedim (Tör), Sermet Muhtar, Mahmut Yesari, Osman Cemal, İbrahim Necmi gibi Türk yazarlarının yapıtlarını da sahneledi ve oynadı. Devlet tiyatro ve operası kanunu çıkınca, bu kurumun başına genel müdür olarak getirildi. Çalışmaları sırasında Türk yazarlarının oyunlarına büyük ölçüde önem verişi de dikkatten kaçmıyordu. Ancak bu çabalar 1951 yılında kesintiye uğradı. İstifa ederek ayrıldı. Bir bankanın desteği ile İstanbul'da Küçük Sahne'yi kurdu ve çalıştırmaya başladı. Bu arada da ilk renkli Türk filmi, Halıcı Kız'ı ( 1954 ) çevirdi.

Çeşitli aralıklarla Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü ve İstanbul Şehir Tiyatroları Başrejisörlüğü görevini sürdürdü. Türk Tiyatrosunun batılı anlamda kurucusu olarak kabul edilen Muhsin Ertuğrul 1979'da İzmir'de vefat etti.

 

Filmleri - Oyuncu

  • Samson 1919
  • İstanbul'da Istırap 1922
  • Boğaziçi Esrarı 1922
  • Ateşten Gömlek 1923
  • Kızkulesi Faciasi 1923
  • Ankara Postası 1928
  • Şehvet Kurbanı 1940
  • Kıskanç 1943

Filmleri - Yönetmen

  • Samson 1919
  • İstanbul'da Bir Facia-i Aşk 1922
  • İstanbul'da Istırap 1922
  • Boğaziçi Esrarı 1922
  • Leblebici Horhor 1923
  • Kızkulesi Faciasi 1923
  • Ateşten Gömlek 1923
  • Sözde Kızlar 1924
  • Tamilla 1925
  • Bir Sigara Yüzünden 1928
  • Ankara Postası 1928
  • Kaçakçılar 1929
  • İstanbul Sokaklarında 1931
  • Bir Millet Uyanıyor 1932
  • Karım Beni Aldatırsa 1933
  • Naşit Dolandırıcı 1933
  • Söz Bir Allah Bir 1933
  • Leblebici Horhor Ağa 1933
  • Cici Berber 1933
  • Fena Yol (O Kakos Dhromos) 1933
  • Milyon Avcıları 1934
  • Aysel Bataklı Damın Kızı 1934
  • Aysel Bataklı Damın Kızı 1935
  • Aynaroz Kadısı 1938
  • Tosun Paşa 1939
  • Bir Kavuk Devrildi 1939
  • Allahın Cenneti 1939
  • Şehvet Kurbanı 1940
  • Akasya Palas 1940
  • Kahveci Güzeli 1941
  • Kıskanç 1942
  • Nasreddin Hoca Düğünde 1943
  • Yayla Kartalı 1945
  • Kızılırmak-Karakoyun 1946
  • Evli Mi Bekar Mı 1951
  • Halıcı Kız 1953

Filmleri - Yapımcı

  • Samson 1919
  • Aysel Bataklı Damın Kızı 1934

Filmleri - Senaryo

  • Boğaziçi Esrarı / Nur Baba 1922
  • İstanbul'da Bir Facia-i Aşk 1922
  • Kızkulesi Faciasi 1923
  • Ateşten Gömlek 1923
  • Leblebici Horhor 1923
  • Sözde Kızlar 1924
  • Ankara Postası 1928
  • Kaçakçılar 1929
  • İstanbul Sokaklarında 1931
  • Bir Millet Uyanıyor 1932
  • Leblebici Horhor Ağa 1933
  • Aysel Bataklı Damın Kızı 1934
  • Bir Kavuk Devrildi 1939
  • Evli Mi Bekar Mı 1951

Filmleri - Sanat Yönetmeni

  • Aysel Bataklı Damın Kızı
yok YorumYorum yaz!Bağlantı

13/3/2009 - Devrim Sineması / Dünyayı Sarsan Filmler-Potemkin Zırhlısı {Serg

Kategori: Sinema

Potemkin Zırhlısı 1925 Sovyetler Birliği yapımı sessiz filmdir. Özgün adı Bronyenosyets Potyomkin (Броненосец «Потёмкин»)'dir.

Rusya'nın ve Avrupa'nın en eski ve büyük film stüdyosu olan Mosfilm tarafından yapılan filmin yönetmeni Sergei Eisenstein'dır. Yönetmenin ikinci filmi olan Potemkin Zırhlısı konusunu Potemkin Zırhlısı Ayaklanması olarak bilinen gerçek bir olaydan almıştı. Filmde, 1905 yılında Rusya'nın Karadeniz filosuna bağlı Savaş Gemisi Potemkin'de dayanılmaz yaşama şartlarından bezmiş mürettebatın Çar rejimine bağlı subaylara karşı başlattıkları bir ayaklanmanın sonunda gemiyi ele geçirmeleri ve sonrasında gelişen olaylar dramatize edilerek anlatılmıştır.

"Potemkin Zırhlısı Ayaklanması" 1917'de gerçekleşecek olan Ekim Devrimi'nin bir provası niteliğinde olduğu için film, 1925 yılında Sovyet hükümeti tarafından bir devrim propagandası filmi olması için özellikle ısmarlandı. Ama Sergei Eisenstein bunun çok ötesine geçerek filmde kurgu (montaj) ile ilgili kuramlarının tamamını deneme fırsatı buldu. Ortaya sinemasal açıdan da devrimci bir film çıktı, artık sinemada kurgunun hayati bir önemi olduğu anlaşılmıştı.

Potemkin Zırhlısı tüm zamanların en etkileyici filmlerinden biridir ve 1958 yılında Belçika'nın Brüksel şehrinde açılan Dünya Fuarında "tüm zamanların en büyük filmi" olarak ilan edilmişti.

Kasıtlı bir şekilde devrim propaganda filmi olarak çekilmiştir. Eisentein bu filmde montaj yeteneklerini de test etmiştir. Rus Devrimci film yapımcılarının okulu Kuleşov film yapımı okulu daha seyirciler üzerinde montaj tekniğini hazmetmeye çalışırken, Eisenstein filmdeki montajlarıyla seyirci üzerinde muhteşem bir duygusal düşünceler oluştumayı başarıp böylece çarlık rejimi altında ezilen insanlar için sempati oluşmasını (özellikle devrimci zırhlı gemi “Potemkin”) ve cani çarlık rejimi için de nefret beslenmesini sağlamıştır ve bu etkileme düzeni o kadar kusursuz kurulmuştur ki seyirci ister istemez bir sempati oluşturur.

Eisensteinin deneyi mükemmel bir başarı elde etmişti. “Potemkin bütün Rusya'da sinemalarda oynamasına rağmen, mahkeme kararıyla diğer ülkelerin sinemalarında fazla gözükmedi. Fakat Rusya'daki ve uzakdenizlerdeki seyircileri şok eden sadece politik olaylar değildi. O zamanın teknikleriyle gerçekleştirilen üstün şiddet ve vahşet sahneleriydi. Nazi propoganda elçisi ( Joseph Goebbels ) bile film için “Eşi benzeri olmayan şaheser. Bu filmi izleyen insan bir Bolşevik olabilir.” demiştir[1].

Film beş bölüm üzerine kurulmuştur. “: "People and Worms" (Люди и черви) (İnsanlar ve solucanlar), "Drama at the Harbor" (Драма на тендре) (Limandaki drama), "The Dead is Appealing" (Мёртвый взывает) (Ölümün çekişi), "The Odessa Staircase" (Одесская лестница) (Odessa merdivenleri) , and "The Rendez-Vous with a Squadron" (Встреча с эскадрой) (Filoyla randevu) .

Odessa Merdivenleri sahnesi [değiştir]

Filmin en meşhur sahnesi Odessa merdivenlerindeki kıyımdır (Primorsky (Potemkin) Merdivenleri). Çarlık askerleri beyaz yazlık tunikleriyle sanki havada süzülürcesine ve çok ritmik bir şekilde -makine gibi- merdivenlerden inerken, merdivenlerde askerlerden kaçan sivil insanların katledildiği sahnedir.

Bu sahne Eisensteinin montaj tekniğine en iyi örnek olabilir. Ayrıca Leni Riefenstahl İradenin Zaferi (Almanca, Triumph des Willens) adlı filminde aynı montaj tekniğini uygulamaya çalışmıştır.

Bu teknik bundan sonra gelecek olan birçok filimde yer almıştır. Örnek olarak Francis Ford Coppola'nın Babasında , Brian De Palma versiyonu olan The Untouchablesında, Terry Gilliam’ın Brazil filminde, Çıplak Silah 33⅓ ve en yeni örneği olarak da Yıldız Savaşları: Bölüm III - Sith'in İntikamını gösterebiliriz (askerlerin “yukarı” çıkma sahnesi hariç).

Ayrıca yönetmenliğini komedyen Woody Allen’ın yaptığı Bananas filminde bu sahne ufak bir şaka olarak kullanılmıştır.

Fakat Eisenstein’nın merdivenlerde görüntülediği kıyımda bir mantık hatası vardır. Askerler insanları kıyıma uğrattığı halde merdivenler sapasağlam durmaktadır.

Film Hakkında Notlar

  • "Potemkin Zırhlısı" nın 1925 yılında Moskova'da gösterime girdiği hafta, Douglas Fairbanks'in başrolünü oynadığı 1922 yapımı ABD filmi Robin Hood da henüz sinemalarda gösterilmekteydi. Her iki film arasında bir gişe rekabeti yaşanıyordu, yetkililer Sovyet filminin kazanmasını arzuluyorlardı ama çok küçük bir farkla Robin Hood gişede Potemkin Zırhlısı'nı geçti.
  • Charles Chaplin bu filmin en çok beğendiği film olduğunu söylemişti.
  • Çalışan sınıfları isyana teşvik edeceğinden korkularak 1926 yılında İngiltere'de filme gösterim sertifikası verilmeyerek yasaklandı. Bu gösterim yasağı 1954 yılına kadar sürdü, bu tarihte de ancak X sertifikası ile gösterilmesine izin verildi.
  • 2004 yılında ise İngiliz pop grubu Pet Shop Boys'dan bu sessiz film için yeni bir müzik bestelemeleri istendi. Grup kısa sürede ısmarlanan müziği besteledi ve film bu yeni müziği ile Londra'nın Trafalgar Meydanı'nda 12 Eylül 2004 tarihinde canlı bir konser eşliğinde dev ekrana projeksiyonu yapılarak izleyicilere gösterildi.[3]
tir!"

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

13/3/2009 - BRUCE LEE EFSANESİ

Kategori: Sinema
Film başladığında sesler bir anda kesildi. Çoğunluğunu ergenlik çağındaki çocuklarla bıçkın delikanlıların oluşturduğu sinema seyircisi açısından çok nadir rastlanan bir durumdu bu.

Jenerikte ENTER THE DRAGON yazısı belirdi ama aralarında benim de bulunduğum seyirciler EJDERİN ÜÇ FEDAİSİ filmini seyretmeye hazırlanıyorlardı.

1981 ilkbaharı, Kütahya'da Hülya sinemasındayım.
(Binası hala duruyor ama sinema çoktan kapanmış)

Bruce Lee'nin daha önceki üç filmini de seyretmiştim. Bu dördüncüsünün öncekilerden daha iyi olduğunu zaten hissetmiştim, nasıl kaçırırım?

Aradan neredeyse otuz yıl geçmiş, hala gözümün önünde:
Bruce Lee filmin başlarında genç Kung-Fu öğrencisinin omzuna elini atmış ve öteki kolunu havaya kaldırıp parmağıyla gökyüzünü göstererek
"Ayı parmakla gösterdiğin zaman ona dokunduğunu hissetmezsen, bu yaptığın anlamsız bir hareket olur yalnızca.." diyordu.

"Bir işi yaparken ne yaptığının farkında ol, hayalgücünü harekete geçir ve o işi tam anlamıyla hissederek, hakkını vererek yap!" anlamına gelen ilk ve tek Kung Fu dersimi hala hatırlarım. Hocanın adı Bruce Lee olunca unutmak mümkün mü?

Filmi seyretmiş olanlar bilirler, en sonunda aynalarla dolu bir odada Bruce Lee kötü adamla son ve ölümüne bir dövüş çıkarır. Kötü adam o odaya doğru kaçarken arkadan başka bir seyirci arkadaş ağzından kaçırdı
"Şimdi bir odaya girecekler, orası ayna dolu..."

Yanındaki seyirci buna çıkıştı hemen
"Sen madem filmi görmüşsün bir daha niye geldin ki oğlum?"

Cevap hazır "Çok güzel film olduğu için geldik oğlum!"

O filmin 1973 yılı yapımı olduğunu ve Hong Kong'da ilk gösterime girmeden kısa bir süre önce Bruce Lee'nin garip bir şekilde öldüğünü henüz bilmiyordum.
(Demek ki biz o filmi seyrederken film zaten sekiz yıllıkmış. Ve Kütahya'ya YENİ gelmişti. Ne günlermiş be!)

Kung Fu Sinemasının Doğuşu ve Tarihçesi

Bruce Lee biz yeniyetmeler arasında bir efsaneydi! Onun adına epik destan yazan bir arkadaşım bile vardı. (Tematik olarak kötüydü belki ama kafiye örgüsü müthişti ve şiirselliğine diyecek yoktu.)

Bir diğer arkadaşım ciddi ciddi "Valla oğlum, on sekizini doldurunca gideceksin o Çin'e.. Bir okula kapılanıp artık kaç seneyse iyice bir öğrenmek lazım şu işleri.." diyordu. Diğer bir arkadaş cevap yetiştiriyor "Biz geç kaldık. Bunlar daha yedi sekiz yaşlarında başlıyorlar da böyle oluyorlar."


Bruce Lee,
asıl adıyla Lee Jun Fan, 27 Kasım 1940'ta San Francisco'da doğdu. (Bu da onu Yay burcu yapar, ama Çin takvimine göre o yıl Ejder Yılı'ydı) Aktör olan babası Lee Hoi Chuen, 'Kanton Opera Kumpanyası'yla Amerika turnesine hamile eşini de götürdüğü için Bruce Lee Amerika'da doğdu ama aile Hong Kong'luydu. Nitekim 1941 başlarında Hong Kong'a döndüler.

Çocukluğundan başlayarak Bruce Lee pek çok filmde rol aldı ama bunların hemen hepsi de sadece Uzak Doğu'da gösterime giren filmler oldu. İlk gençlik yıllarında sokak çetelerine de bulaşıp kavgalara karışan dostumuz yirmi üç yaşında "Dayak yemekten bıktım artık" diyerek Kung Fu öğrenmeye başladı.

1954'te çaça dersleri de alıp 1958'de Hong Kong'ta Çaça Dans yarışmasını kazandı.

1958 tarihinde 'Öksüz' adlı bir filmde önemli bir rolü vardı. Bu filmin bir diğer özelliği Bruce Lee'nin dövüş yapmadığı TEK FİLM olmasıdır.

Gene 1958'de Hong Kong boks şampiyonasına katıldı ve üç yıldır şampiyon olan Gary Elms'i yendi. (Bildiğimiz boks, Kickboxing değil yani)

1959'da Amerika'ya geldi. Geçinmek için yaptığı bir sürü acayip işin yanında Uzak Doğu dövüş dersleri de vermeye başladı. Bu süreçte bazı Uzak Doğulular tarafından "Bizim gizli sırlarımızı Batılılara öğretiyor" diye eleştirildiği söylenir.

1961'de Washington Üniversitesi Felsefe Bölümü'ne girdi ve üniversiteyi bitirerek lisans diplomasını almayı başardı.

Hong Kong ve Amerika arasında geçen hayatında kavgalar, skandallar eksik olmadı. Film yapmak ve dövüş dersleri vermekten başka, Amerika'da televizyon dizilerinde oynadı, talk-show'lara çıktı. Jeet Kune Do adlı dövüş ve felsefe sistemini gelişirdi.

33 yaşındayken garip bir şekilde öldü. Ölümü üzerine pek çok hikaye anlatılır.

Bilinen şu ki: 20 Temmuz 1973 akşamı eşiyle dışarı çıkmak üzerelerken Bruce Lee kendisini yorgun hissettiğini söylemiş ve eşinin verdiği uyku ilacını alarak 'biraz dinlenmek üzere' yatağa uzanmış. Bir daha uyandırılamamış. Eşi durumu farkedip ambulans çağırdığında Bruce Lee hala yaşıyordu. Hastaneye ulaştırıldıktan kısa bir süre sonra 'beyin ödemi' nedeniyle öldüğü açıklandı.

Fiziksel durumu çok iyi olarak bilinen Bruce Lee'nin 33 yaşında birden ölüvermesi hayranlarını kuşkulara yöneltti. Ölümünün 'doğal sebeplerden kaynaklanmadığı' iddia edildi.

Kimisi bunu 'evinde Feng Shui'nin yanlış uygulanması neticesinde kötü ruhların marifeti' olarak yorumlarken, kimisi eşinin ona verdiği uyku ilacını ölüm sebebi olarak gördü.

(Kütahya'daki arkadaşlarımdan duyduğum hikaye ise, 'dövüş sırlarını Batılılara vermesi nedeniyle' Çin mafyası tarafından öldürüldüğü yolundaydı)

Öldüğü sırada Enter the Dragon filmi henüz tamamlanmıştı ve gösterime girmesine bir kaç gün kalmıştı.'Ölüm Oyunu' filmi ise o sırada henüz tamamlanmamıştı. O film sonradan dublör kullanılarak ve Bruce Lee'nin senaryo üzerindeki son fikirleri hayata geçirilmeden bitirildi. Dolayısıyla 'Ölüm Oyunu' filmini ben tam bir Bruce Lee filmi saymam!

Bruce Lee'nin oğlu Brandon Lee de 3 Nisan 1993'te 'The Crow' filminin çekimleri sırasında kaza kurşunuyla öldüğünde yalnızca 28 yaşındaydı. Gel de 'karanlık ve mistik' bazı güçlerin işin içinde olabileceğini düşünme!

Baba Bruce Lee ve oğlu Brandon, Seattle'da Lake View mezarlığında yanyana yatıyorlar. Biz geride kalanlar ise çocukluk anıları, sinema, felsefe, hayat ve ölüm hakkında konuşmaya devam ediyoruz işte.

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

9/2/2009 - Türk Sinema Tarihi

Kategori: Sinema
http://1.bp.blogspot.com/_n_ezkuxGaUs/SRhZig6E7uI/AAAAAAAAAP4/h_kwKxARjLY/s320/resim448qe.jpg

Türk Sinema Tarihi
1914

        1908 yıllarından başlayarak çeşitli kentlerde halka açılan sinema salonları, gösterilerini yabancı uyruklu ve Türkiye'de ki azınlıkların egemenliğinde sürdürürken devreye Cevat Boyer'le Murat Bey'ler girer. Ve Şehzadebaşı'nda Milli Sinema adı verilen "ilk Türk sineması" açılır (19 Mart). Ardından, İstanbul Sultanisi'nde film gösterileri düzenleyen Şakir Seden'le Fuat Uzkınay, Sirkeci'de lokantacılık yapan Ali Efendi'yi (Öztuna) ikna ederek ikinci Türk sinemasının açılmasını sağlarlar (6 Temmuz). Ve sinemaya Ali Efendi adı verilir. Çünkü Ali Efendi, bu kuruluşun asıl büyük hissedarları olup, Şakir ve Kemal Seden kardeşlerin de amcalarıdır.

        I.Dünya Savaşı'nın başladığı günlerde yedek subaylığını yapan Fuat Uzkınay, Türk sinema tarihinin ilk filmini çeker. Ayastefanos'taki Rus Abidesinin Yıkılışı adını taşıyan ve tarihi anısı olan bu film, 150 metre uzunluğunda bir belgeseldir. Ve işte 14 Kasım 1914'le Türk sinemasının gerçek doğum tarihi gerçekleşir.

        Bir yıl sonra (1915) Harbiye Nazırı Enver Paşa'nın emriyle Merkez Ordu Sinema Dairesi kurulunca, Türkiye'de sinemayı tanıtma konusunda büyük katkıları olan Sigmund Weinberg de bu kurumun başına getirilir. Yardımcısı da Fuat Uzkınay'dır. Weinberg, savaşla ilgili ve Türkiye'yi ziyarete gelen imparatorların gezi belgesellerini çekerken, bu ara Enver Paşa'yı ikna edip öykülü uzun film denemesine de girişecekti.

        Dönemin en çok tutulan tiyatro oyunu Leblebici Horhor'u çekmeye başladıktan bir süre sonra, oyuncularından birinin ölmesiyle film yarım kaldı. İkinci öykülü filmi olan Himmet Ağanın İzdivacı'nın ise oyuncuları Çanakkale Savaşı nedeniyle askere alınınca, bu denemesi de ilkinin akıbetine uğradı. Ancak, Ordu Sinema Dairesi Başkanlığı'na getirilen Fuat Uzkınay, yarım kalan Himmet Ağanın İzdivacı'nı savaştan sonra (1918) tamamladı.

1917

        Müdafaa-i Milliye Cemiyeti, sinemanın ilk yıllarındaki askeri nitelik taşıyan ikinci kuruluşuydu. Belge filmi yönetmeni olarak kurumun başına getirilen Fuat Uzkınay bu yönde çalışmalarını sürdürürken cemiyet, ilk kez öykülü filmlere de el atar. Ve öykülü filmlerin çekimi, o yıllarda 20 yaşlarında bir gazeteci olan Sedat Simavi'nin çabalarıyla gerçekleşir. Genç Simavi'nin yönetmenliğini yaptığı Pençe'yle Casus, Türk sinemasında yarım kalmadan çekilen ilk öykülü filmlerdir.

1919

        Bu yıl yalnızca iki öykülü film çekildi. Mürebbiye ile Binnaz. Her iki filmin yönetmeni, Türk tiyatrosunun kuruluşunda büyük katkıları olan 62 yaşındaki Ahmet Fehim'di. Ve oyuncuları da Raşit Rıza Samako, Behzat Butak, Hüseyin Kemal Gürmen gibi tiyatro sanatçılarından oluşuyordu. Kadın oyuncuları ise Mm. Kalitea, Eliza Binemeciyan ve Bayzar Fasulyeciyan'dı.

1921

        Dönemin ün yapmış güldürü sanatçısı olan tiyatrocu Şadi Fikret Karagözoğlu, Bican Efendi Vekilharç adlı 22 dakikalık kısa filmiyle Türk sinemasında ilk güldürü tipini yaratır. Bican Efendi Mektep Hocası ve Bican Efendinin Rüyası ise giderek bir diziyi oluşturur. Bu, konulu üç kısa filmin yönetmen ve baş oyuncusu ise Karagözoğlu'dur.

        Ali Efendi, yeğenleri Şakir ve Kemal Seden kardeşlerle yeni bir "aile ortaklığı" girişiminde bulunup, "Sinema İşçileri Şirketi"ni kurarlar. Yabancı filmleri yurda ithal etmek amacıyla kurulan şirket, çalışmalarını 1928'li yıllara kadar sürdürür.

1922

        1916 yılından beri Almanya'da oyuncu ve yönetmen olarak film çalışmalarını sürdüren tiyatrocu Muhsin Ertuğrul'un yurda dönüşü ve ilk özel yapımevi olan Kemal Film şirketinin kuruluşuyla Türk sinemasında yeni bir dönem başlar. Kemal Film şirketini ve Eyüp'teki Feshane Fabrikası'nın bir bölümünde (dikimevi atölyesi) Kemal Film Stüdyosu'nu kuran Kemal ve Şakir Seden kardeşlerdir. Sinema ile ilgili ilk deneyimlerini yurt dışında gerçekleştiren Muhsin Ertuğrul; Kemal ve Şakir Seden kardeşlerle yaptığı işbirliği sonucu bu özel yapımevi adına iki film çeker; İstanbul'da Bir Facia-i Aşk (Şişli Güzeli Mediha Hanımın Facia-i Katli) ve Boğaziçi Esrarı (Nur Baba). İkincisi olaylı bir filmdir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun romanından sinemaya uyarlanan Nur Baba'nın çekimi sırasında Bektaşiler, film setini basarlar. Olaylar çıkar. Bektaşiler filmin aleyhlerine çekildiği yanıltmacasıyla kışkırtılmışlardır. Ancak polisin olaya el koyması sonucunda çalışmalara devam edilir.

1923

        Muhsin Ertuğrul, tek adam olarak Türk sinemasında kurduğu egemenliğinin başlangıç yıllarındadır. Ve birbiri ardına üç film çeker. İlki Halide Edip Adıvar'dan uyarladığı Ateşten Gömlek'tir. Kurtuluş Savaşı'nı konu alan bir ilk filmdir. Türk sineması adına bir diğer özelliği de Ateşten Gömlek'te ilk kez Türk kadınlarının oynamasıdır. Ve böylece Cumhuriyet'in ilanının (1923) Müslüman Türk kadınlarına çalışma özgürlüğü tanıması sonucu, Bedia Muvahhit ve Neyyire Neyir'le yeni bir dönem açılır. Leblebici Horhor ve Kız Kulesinde Bir Facia, Ertuğrul'un 1923 yılında çevirdiği diğer iki filmdir.

1924

        Muhsin Ertuğrul, bu kez bir filmle yetinir. Peyami Safa'nın aynı ismi taşıyan romanından uyarladığı Sözde Kızlar'ı çektikten bir yıl sonra (1925) Rusya'ya gidip film çalışmalarına orada devam eder.

1928

        1924 yılında sinema işletmeciliğine başlayan İpekçe Kardeşler, bu kez film yapımı için bir şirket kurarlar. Adı İpek Film olan kurum, Türk sinemasının ikinci özel yapımevidir. Yurtdışından dönen Muhsin Ertuğrul, bu yeni şirketin ilk filmi olan Ankara Postası'nın çekimine başlarsa da, filmi bazı nedenlerle ancak bir yıl sonra (1929) bitirir. Aynı yıl çekime başladığı Kaçakçılar'a geçirdikleri bir kaza sonucu oyunculardan birinin hayatını yitirmesiyle ara verilir. Ve film de gene ertesi yıl (1929) tamamlanır.
1931-1950
Türk Sinema Tarihi
1931

        Muhsin Ertuğrul'un İstanbul Sokaklarında adlı filmi, Türk sinemasının ilk ortak yapımıdır (Türk-Mısır-Yunan). Semiha Berksoy, Talat Artemel, İ. Galip Arcan gibi Türk oyuncuların yanı sıra Mısırlı Azize Emir, Yunanlı Gavrilides'in başrollerini paylaştığı filmin seslendirme (dublaj) işlemi Paris'teki Espinay stüdyolarında yapılır. Bu nedenle İstanbul Sokaklarında ilk film sayılır. Yani sessiz çekilip sonradan dublaj sistemiyle seslendirilmiştir.

1932

        Dâr-ül-bedayi (tiyatrocular) oyuncularından (Atıf Kaptan, Ferdi Tayfur, Mahmut Moralı, Hadi Ün, Hazım Körmükçü, Sait Köknar, Ercüment Behzat Lav) egemen olduğu dönemde ve bu oyuncularla çekilen Bir Millet Uyanıyor Muhsin Ertuğrul'un en önemli filmi kabul edildiği gibi, Türk sinema tarihimizin de ilk yüz akı filmlerimizden biridir. Ve ilk kez bir oyuncu halk içinde ünlenip öne çıkar. Bu oyuncu Yahya Kaptan rolüyle Atıf Kaptan'dır. Ertuğrul, Kaçakçılar'la çalışmalarını sürdürürken, İpek Film Şirketi de Nişantaşı'nda ilk sesli stüdyoyu kurup işlemlere başlar. Bu yıl, ilk şekliyle hazırlanan Sinema Filmlerinin Kontrolü Hakkında Talimatname'de yürürlüktedir.

1933

        4 uzun, 3 kısa öykülü film çekildi. Güldürüler, vodviller ve operet türü filmlerin yılıdır. Muhsin Ertuğrul, Karım Beni Aldatırsa ve Fena Yol adlı filmlerini gerçekleştirir. Fena Yol, Türk sinemasının ikinci ortak yapımıdır (Türk-Yunan). Bu ara Ertuğrul; Mümtaz Osman takma (müstear) adıyla senaryo çalışmaları yapan Nâzım Hikmet'le (Ran) birlikte Cici Berber'i yönetir. Nâzım Hikmet'in kısa öykülü film çalışması Düğün Gecesi/ Kanlı Nigâr'dan sonra Dâr-ül-bedayi oyuncularından Hazım Körmükçü'de Yeni Karagöz'le yönetmenliği dener.

1934

        Ha-Ka Film şirketi (Halil Kamil) kurulur. Ertuğrul, Milyon Avcıları ve Leblebici Horhor Ağa; Nâzım Hikmet ise İstanbul Senfonisi ile (kısa film) çalışmalarını sürdürür. Ertuğrul'un ikinci kez perdeye uyarladığı Leblebici Horhor Ağa'nın önemi Venedik 2. Uluslararası Film Şenliği'ne katılıp onur diploması almasıdır. Ve bu Türk sineması tarihinde yurt dışından gelen ilk ödül sayılır.

1935

        Muhsin Ertuğrul Aysel Bataklı Damın Kızı'yla Türk sinemasına ilk köy filmini kazandırır. Sovyet sinemasının etkilerini taşıyan filmin bir özelliği de oyuncu Cahide Sonku'yla ortaya çıkar.

        1933 yılında Dâr-ül-bedayi oyuncusu olarak sinemada işbaşı yapan Sonku, Aysel rolüyle kendinden sonra gelen kuşağa yıldızlık yolunu açar. Çünkü Cahide Sonku Türk sinemasının ilk kadın yıldızıdır.

1939

        1916'lardan başlayıp 1939 yılına kadar uzanan, Muhsin Ertuğrul ve tiyatro oyuncularının damgasını vurduğu bu dönemde Taş Parçası'yla bağımsız bir yönetmen araya girer. Tiyatrocuların dışından gelen bu yönetmen Faruk Kenç'tir. Almanya'da Fotoğrafçılık ve Film Okulu'nu bitirip 1938 yılında yurda dönen Kenç, zorunlu olarak Muhsin Ertuğrul'un takımındaki tiyatro oyuncularıyla bir süre çalışacaktır. Çünkü o günün koşulları içinde Şehir Tiyatrosu oyuncuları, hocaları Ertuğrul'un izinde olup, Türk sinemasını ellerinde tutmaktadırlar.

1940

        Faruk Kenç'in sinemaya girmesiyle çekilen film sayısı 5'e yükselir. Ertuğrul'un Şehvet Kurbanı ve özelliklede Faruk Kenç'in Yılmaz Ali adlı ilk polisiye film denemesinde oynayan Suavi Tedü'yle ilk jön tipi (Jeune premier) ortaya çıkar.

1942

        Bir yıl önce Ertuğrul Muhsin Kahveci Güzeli'yle 1941'i kapatırken, Çekoslavakya asıllı ve çeşitli tiyatrolarda takdimcilik yapan Adolf Körner'in sinemacılığa atılmasıyla bu sayı dörde çıkar. Yapımcı Halil Kamil'in ısrarlarıyla işe başlayan Körner peş peşe üç film çekti: Duvaksız Gelin, Sürtük ve Kerem ile Aslı. Ve Körner'in bir tiyatro oyunu (Pigmalyon) uyarlaması olan Sürtük daha sonraki yıllarda defalarca çekilerek, koyu melodramatik yapısı nedeniyle Türk sinemasını etkileyecektir.

1943

        Burhan Felek'in senaryosunu yazıp Muhsin Ertuğrul'un İpek Film adına 1940 yılında çekimine başladığı Nasrettin Hoca Düğünde adlı filmi yarım kalır. Bu kez de oyuncu ve seslendirme sanatçısı Ferdi Tayfur devreye girip filmi tamamlayacaktır. Bu yıl kurulan yeni yapımevi Ses Film (Necip Erses) çalışmalara başlar. Yapımevinin ilk filmi de Faruk Kenç'in yönettiği bir köy melodramı olan Dertli Pınar'dır.

1944

        Baha Gelenbevi; Faruk Kenç'ten sonra tiyatro dışından gelen ikinci sinemacıdır. Uzun süre Paris'te kalıp 1939 yılında yurda döner. Faruk Kenç'in Dertli Pınar filminde (1943) görüntü yönetmeni olarak çalışan Gelenbevi bu kez yönetmenlik denemesini gerçekleştirdi; Deniz Kızı.

1945

        Kendi adına İstanbul Film'i (1944) kuran Faruk Kenç yapımevinin ilk filmi olarak Hasret'i yönetti. Bir köy filmi olan Hasret'te Münir Nurettin'le başrolü paylaşan Oya Sensev, tiyatro dışından gelen yeni bir oyuncuydu. Türk sinemasında Şehir Tiyatrosu oyuncularının dışında yeni oyuncu denemeleri Faruk Kenç'in girişimleriyle başlıyordu.

        Almanya'da fotoğrafçılık öğrenimi yapan Şadan Kamil (Onüç Kahraman) ve Şehir Tiyatrosu oyuncularından Talat Artemel'le (Hürriyet Apartmanı), Refik Kemal Arduman (Köroğlu), ilk filmlerini bu yıl çektiler.

        Bundan sonra üç yeni film şirketi çalışmalarına başladı. Halk Film (Fuat Rutkay), Atlas Film (Nazif Duru, Murat Köseoğlu) ve And Film (Turgut Demirağ). Rutkay, Samatya ve Bakırköy'deki sinemaların sahibi; Duru, sinema işletmecisi Turgut Demirağ'da Amerika'da sinemacılık tahsili yapmıştı.

1946

        Tiyatro dışından gelen oyunculara Günahsızlar'la (Faruk Kenç), Sadri Alışık da katıldı. Film şirketleri sayısında ise belli bir artış görüldü. Erman Film (Hürrem Erman), Duru Film (Naci Duru) bu yapımevlerinin başlıcalarını oluşturdular.Yılın en önemli sinema olayı ise Yerli Film Yapanlar Cemiyeti'nin kurulması oldu. Çünkü YFYC, yapımcıları bir araya getiren bağımsız bir sinemacılar kuruluşudur. Kuruluşun İdare Heyeti'nde ise Faruk Kenç (İstanbul Film), İhsan İpekçi (İpek Film), Turgut Demirağ (And Film), Fuat Rutkay (Halk Film), Necip Erses (Ses Film), Murat Köseoğlu (Atlas Film), Refik Kemal Arduman (Ankara Film), İskender Necef (Birlik Film), Hikmet Aydın (Şark Film) ve Yorgo Saris (Elektra Film) görev aldı.

1947

        Film sayısı 12'ye tırmandı. Mısır sinemasının kuruluşunda büyük katkıları olan oyuncu Vedat Örfi Bengül (Bağda Gül), Burhanettin Tepsi ve Sadi Tek gibi tiyatro topluluklarında sahneye çıkan Seyfi Havaeri (Yara, Kılıbıklar), Şehir Tiyatrosu oyuncularından Ferdi Tayfur (Senede Bir Gün, Kerim'in Çilesi), Kâni Kıpçak (Yuvamı Yıkamazsın) bu yıl yönetmenliğe sıvanıp ilk filmlerini çektiler. Ve hocaları Muhsin Ertuğrul'un etkileriyle filmlerinde, tiyatrolaştırılmış, ağdalı, ağır makyajlı bir sinema uygulayımı egemen oldu. Ayrıca, Mısır kaynaklı Arap filmleri'nin II. Dünya Savaşı yıllarına rastlayan dönemde yurda ithal edilmesi, ikinci büyük etkiyi oluşturuyordu.

        Bu yıl sinemaya giren yönetmenlerden yalnızca Turgut Demirağ, dikkati çekti. Çünkü Demirağ, tiyatro dışı bir sinemacıydı. Hollywood'da iki yıl süreyle mesleki incelemelerde bulunmuştu. Bir Reşat Nuri Güntekin uyarlaması olan Bir Dağ Masalı, o dönemin koşulları içinde yapılmış ilk üstün yapım denemesiydi.

1948

        18 film çekildi. 5'inin yönetmenliğini Vedat Örfi Bengü yaptı. 7 film ise Halk Film (Fuat Rutkay) yapımıydı. Ve Fuat Rutkay, daha sonraki yıllarda en çok film yapan prodüktör olarak çalışmalarını sürdürecekti.

        Yeni kurulan Ömay Film (Ömer Aykut), Işık Film (Agop Fındıkyan), Milli Film (Sabahattin Tulgar), yapımevleri çalışmalarına başladılar. Muhsin Ertuğrul'un takımındaki oyunculardan Sami Ayanoğlu (Harmankaya) ve Kadri Ögelman (Kahraman Mehmet) yönetmen olarak devreye girdiler. Şakir Sırmalı (Domaniç Yolcusu) ve Çetin Karamanbey (Silik Çehreler) de tiyatro dışından gelen yönetmenlerdi.

        Film sayısının her yıl giderek artıp yeni yapımevleri'nin devreye girmesinin başlıca nedenlerinden biri, yerli yapımlara Belediye Gelirleri Kanunu gereğince bir ayrıcalık tanınması oldu. Çünkü yerli yapımların rüsumu % 25'e düşürülmüştü. Türk sineması ilk kez, gayrisafi hasılat açısından korunmaya alınıyordu.

        Yurt içinde Türk sinemasının ilk resmi yarışması da aynı yıl Yerli Film Yapanlar Cemiyeti tarafından düzenlendi. Ve "Milli filmciliğin inkişafına, çalışmaları teşvik etmek gayesiyle muhtelif ve müteaddit müsabakalar tertibine" karar veren Cemiyet, yerli film müsabakasının sonuçlarını şöyle saptadı:
  • En güzel film: Unutulan Sır (Şakir Sırmalı)
  • En güzel 2. film: Bir Dağ Masalı (Turgut Demirağ)
  • En çok muvaffak olan rejisör: Turgut Demirağ, (Bir Dağ Masalı)
  • En çok muvaffak olan operatör: Kriton İlyadis
  • En çok muvaffak olan ses yönetmeni: Yorgo İlyadis
  • En çok muvaffak olan kadın artist: Nevin Aypar
  • En çok muvaffak olan erkek artist: Kadri Erogan (Bir Dağ Masalı)
  • En çok muvaffak olan kadın karakter artisti: Cahide Sonku
  • En çok muvaffak olan erkek karakter artisti: Talat Artemel
  • En iyi senaryo: Turgut Demirağ (Bir Dağ Masalı)
  • En iyi hikâye: Reşat Nuri Güntekin (Bir Dağ Masalı)
  • En iyi laboratuvar: Ses Film (Necip Erses)
  • En iyi montaj: Özen Sermet
  • En iyi orijinal şarkı: Unutulan Sır'da
  • En iyi dekor: Kadri Erogan (Yuvamı Yıkamazsınız)

            Makyaj ve fon müziği dallarında ise ödüle layık bir çalışma oybirliğiyle görülmedi.

    1949

            Film sayısı 19'a ulaştı. Artık, Türk sineması yeni bir dönemin başlangıcında. Günün değişen ekonomik ve toplumsal koşulları içinde bağımsız, özgün ve de sahici sinemacılar birer ikişer bu dönemde yerlerini alacaklardır. İşte sinemamızın ilk gerçek pırıltılarından biridir Lütfi Ö. Akad Türk sinemasının gelişim tarihi içinde çok önemli yeri ve gerçekçi bir kurtuluş savaşı filmi olan Vurun Kapheye ile Akad, yeni sinema anlayışının ilk belirtilerini ortaya koyar.

            Aynı değişim ve dinamizm yeni denenen oyuncular için de geçerlidir. Örneğin Sezer Sezin (Vurun Kahpeye), Muzaffer Tema (Çığlık), Gülistan Güzey, Hümaşah Hiçan, Orhon M. Arıburnu, Reha Yurdakul bu yeni oyuncu kuşağı'nın bazılarıdır. Özellikle de Sezer Sezin ve Muzaffer Tema, daha sonraki yıllarda seyirci üzerindeki etkinlikleriyle öne çıkacaklardır. Ayrıca Tema, Suavi Tedü'den teslim aldığı jeune prömier tipini popülarize ederek daha ilerilere götürebilmeyi başaracaktır.

    1950

            Bu yıl çekilen 22 film içinde sayı olarak ağırlık gene eski kuşaktan Vedat Örfi Bengü'dedir.Çünkü, Mısır sinemasının Türkiye'deki mirasçısı Bengü, 7 film birden yönetmiştir. Ama Bengü de tiyatro ağırlıklı yönetmenler gibi Türk sinemasında son dönemini yaşamaktadır. Muhsin Ertuğrul'un 1922'lerden 1947'ye geldikten sonra zorunlu olarak ara verdiği ilkel düzeydeki sinema çalışmalarını iz süren mirasçılardan Kadri Ögelman, Cahit Irgat, Avni Dilligil, Mümtaz Ener; daha sonraki yıllarda ise Sami Ayanoğlu (1951), Kâni Kıpçak (1951), Talat Artemel (1952), Suavi Tedü (1953) sürdürmeye çalışacaklardır.

            Faruk Kenç, Çetin Karamanbey gibi önceki yıllardan gelenlerle birlikte, yeni sinemacılardan Orhon M. Arıburnu, Semih Evin, Mehmet Muhtar, Hüseyin Peyda tiyatrocu egemenliğini bir ölçüde yavaşlatacaklardır. Neriman Köksal ile Mesiha Yelda bu sinemacı kuşağının oyuncuları olarak dikkati çekerler.
 
1951-1960
1951

     36 film çekildi. Tarihsel film dönemi başlarken, İstiklal ve Kore Savaşı filmleri de ağırlığını gösterdi. 8 Kurtuluş Savaşı ve 5 tarihi filmin çekildiği bu yıl, Cahide Sonku da kendi adına Sonku Film yapımevini kurdu. Öteki yapımevleri ise Lale Film (Cemil Filmer), Adalı Film (Handan Adalı) ve Yakut Film'di (Dr. Arşavir Alyanak).

      Nuri Akıncı, Dr. Alyanak ve İhsan Tomaç dönemin yeni yönetmeni oldular. Ama yılın en önemli filmlerinden birini kuşkusuz. Orhan M. Arıburnu Sürgün'le gerçekleştiriyordu. Oyuncu olarak da Turan Seyfioğlu'nun yıldızı parlamak üzereydi.

1952

     Türk sineması sürekli bir rekora doğru gidiyor. Çünkü bir yıllık süre içinde çekilen film sayısı 61'dir. Ama 1952 çok önemli bir yıldır.

      4 film yöneten Lütfi Ö. Akad, özgün bir yaşam öyküsüne dayanan Kanun Namına ile Türk sinemasına ilk kilometre taşını koyacaktır. Gerçekten Akad, yıllardır anlatım aksaklıklarıyla yaşamaya çalışan kekeme bir sinemaya bir dil kazandırıyor, yeni soluk getiriyordu. Yaşayan tipler, gündelik olaylar ve doğal çevrenin kullanımı Kanun Namına'yı tarihsel süreç içindeki yerine oturtuyordu.

      Bu ilk ustanın ardından gelen önemli bir sinemacı da Metin Erksan'dı. Karanlık Dünya (Aşık Veysel'in Hayatı) adlı ilk gerçekçi köy denemesiyle, daha ilk aşamada sözü edilen bir yönetmen oldu. Erksan'ın bu aşamadaki talihsizliği elbette sansürdü.

      Geçiş döneminden sonra bir sinemacılar dönemi de başlamıştı. Türk sinemasında. Ama bu arada Muhsin Ertuğrul'un geleneksel sinemasını da bu yeni dönem içinde ortaya çıkıp sürdürenler olacaktı. İşte Muharrem Gürses (Zeynep'in Gözyaşları), bu ilginç örneklerden biriydi. Gürses, sonraki yıllarda belli bir süre, ticari sinemanın önde gelen isimlerinden biri olacaktı. Halka inmesi açısından da üzerinde durulması gereken tipik bir yönetmendi. Çünkü kendinden sonra gelen bazı yönetmenleri etkileyerek bir Gürses Okulunu oluşturacaktı.

      Yıllardır Ertuğrul'un yararlandığı tiyatro oyuncularından Vahi Öz'le Hayri Esen yönetmenliğe başladılar. Doğrudan doğruya sinemayla ilişki kuran yeni yönetmenler de İpek Film stüdyosunda montajcı olarak çalışan Orhan Atadeniz'le Nedim Otyam'dı.

      Yılın en önemli filmi olan Kanun Namına ile Türk sinemasında ilk büyük yıldız doğuyordu. Bu genç, Ayhan Işık'tı. Bir dergi (Yıldız) yarışması sonucunda Yavuz Sultan Selim ve Yeniçeri Hasan'la (1951) sinemaya gelmişti. Aynı yarışmadan gelip de dikkati çeken bir yıldız da Belgin Doruk oldu.

     Aynı yıl Lütfi Ö. Akad, Aydın Arakon, Orhan M. Arıburnu, Hüsamettin Bozok (yayıncı), Burhan Arpad (yazar) ve Hıfzı Topuz (yazar) tarafından TFDD (Türk Film Dostları Derneği) kuruldu. Derneğin temel amacı: "Türk filmciliğinin sanat bakımından inkişafını ve milletlerarası filmcilik aleminde mümtaz ve mevkie ulaşmasını temin etmek" görüşüne dayanıyordu.

1953

      Yıl 44 filmle kapandı. Sinemaya geçen yıl giren Atıf Yılmaz Batıbeki, çalışmalarını Hıçkırık ve Aşk Istıraptır gibi melodram ağırlıklı piyasa romanı uyarlamalarıyla sürdürdü. Batıbeki, yönetmenliğe başlamadan önce Semih Evin'e bir süre asistanlık yapmıştı.

      Halıcı Kız'la 6 yıllık bir aradan sonra yeniden bir hamle yapan Muhsin Ertuğrul, önceki filmlerinden daha büyük bir başarısızlığa uğradı. Atlas sinemasında halk önüne çıkan ilk renkli Türk filmi olmanın dışında bir özellik taşımadı. Ve daha ilk geceki gösterimde seyircinin tepkiyle karşıladığı Halıcı Kız, Ertuğrul'un sonunu oluşturdu. Oysa, tümüyle renkli çekilen ilk renkli Türk filmi Ali Ipar'ın yönettiği Salgın'dı. Ne var ki, bazı nedenlerle Halıcı Kız'dan sonra gösterime girmişti.

      Akad, Katil'le başarısını sürdürürken birçok yönetmeni de etkiledi. Orhon Arıburnu Kanlı Para'yla, Nedim Otyam Toprak'la başarılı bir sınav verdiler. Kemal Kan ve Şinasi Özonuk, ilk çalışmalarına başladılar. Özonuk'un Affet Beni Allah'ım adlı filminde Eşref Kolçak, İstanbul Canavarı'nda Nazım İnan, yeni oyuncular olarak ilgi çekip ağırlıklarını koydular.

      Bu ara TFDD'nin I. Türk Film Festivali adıyla düzenlediği şenliğin sonuçları da şu sırayı izledi: - En iyi film: Kanun Namına (Lütfi Ö. Akad) - Diğer iyi filmler: Kanlı Para (Orhan M. Arıburnu), İki Süngü Arasında (Şadan Kamil), Drakula İstanbul'da (Mehmet Muhtar), Efelerin Efesi (Şakir Sırmalı). - En iyi rejisörler: Lütfi Akad, Orhon M. Arıburnu, Şadan Kamil, Mehmet Muhtar, Şakir Sırmalı - En iyi operatörler (kameraman): Enver Burçkin, Kriton İlyadis, Özen Sermet, İlhan Arakon, Şadan Kamil - En iyi senaryocular: Osman Seden, Adnan Fuat Aral, Orhon M. Arıburnu, Ümit Deniz. - En iyi fon müziği bestecileri: Orhan Barlas, Nedim Otyam. - En iyi erkek oyuncular: Turan Seyfioğlu, Ayhan Işık, Atıf Kaptan, Orhon M. Arıburnu. - En iyi kadın oyuncular: Lale Oraloğlu, Nedret Güvenç, Ayfer Feray.

1954

     48 film çevrildi. 1950 öncesi Münir Nurettin Selçuk'la başlayıp biten şarkılı filmler dönemi bu kez Zeki Müren'le sürdürüldü. Öldüren Şehir (Lütfi Ö. Akad), kent sorunlarına yaklaşımıyla dikkati çekerken, Kaçak (Şadan Kamil) yılın diğer önemli filmiydi.

     En Başarılı Film'in seçilemediği TFDD II. Yarışması şöyle neticelendi: - En başarılı rejisörler: Lütfi Ö. Akad (Öldüren Şehir), Ali Ipar (Bir Şehrin Hikayesi) - En başarılı senaryocu: Ali Ipar (Bir Şehrin Hikayesi) - En başarılı kameramanlar: Yuvakim Filmeridis (Mahallenin Namusu), İlhan Arakon (Salgın), Mike Rafaelyan (Ölüm Saati), Kriton İlyadis (Öldüren Şehir) - En başarılı artistler: Lale Oraloğlu (Leylaklar Altında), Aliye Rona (Mahallenin Namusu), Belgin Doruk (Öldüren Şehir), Cahit Irgat (Altı Ölü Var), Orhan Elçin (Ölüm Saati). - En başarılı fon müzikçisi: Nedim Otyam (Ölüm Saati)

1955

      Film sayısı 61'e ulaştı. Türk sinemasının ilk özel yapımevi olan Kemal Film'in başına geçen ve senaryo çalışmaları yapan Osman F. Seden, Kanlarıyla Ödediler'le yönetmenliğe başladı. Memduh Ün, Abdurrahman Palay ve Mümtaz Alpaslan bu dönemde sinemaya girdiler. Muhterem Nur, Lale Oraloğlu, Bülent Oran, Mualla Kaynak ve Neşe Yulaç ise sinemanın yeni tipleridirler.

      Ara kuşağın önemli yönetmeni Lütfi Ö. Akad, bir Yaşar Kemal uyarlaması olan Beyaz Mendil'le yeni bir başarı elde etti. Bu gerçekçi köy filminde oynayan Fikret Hakan, güçlü oyunuyla tüm dikkatleri üzerine topladı. Bu, bir oyuncu aşamasıydı kuşkusuz. Ve sinemaya ilk kez bir sahici oyuncu geliyordu.

      Tiyatrocular kuşağından gelen Sami Ayanoğlu'nun yönettiği Beyaz Şehir filmine Fransızca dublaj yapıldı. Ve İsviçre'de düzenlenen Kızıl Haç Kongresi'ndeki gösteri sırasında bir özel armağan kazandı.

      Türk Film Dostları Derneği'nin düzenlediği II. Türk Filmcileri Yarışması'nda ise yapılan oylama sonucu kazananlar şöyle belirlendi: - En başarılı filmler: Kaçak (Şadan Kamil), Sevdiğim Sendin (Agâh Hün), Bulgar Sadık (Lütfi Ö. Akad) - En başarılı rejisörler: Şadan Kamil, Lütfi Ö. Akad, Agâh Hün. - En başarılı senaryocular: Haldun Taner (Kaçak), Lale Oraloğlu (Sevdiğim Sendin) - En başarılı kameramanlar: Turgut Ören (Sevdiğim Sendin), Kriton İlyadis (Bulgar Sadık), İlhan Arakon (Kaçak) , Enver Burçkin (Ecel Köprüsü) - En başarılı prodüktörler: Nazif Duru (Kaçak), Ali Oraloğlu (Sevdiğim Sendin) - En başarılı kadın artistler: Sezer Sezin (Kaçak), Lale Oraloğlu (Sevdiğim Sendin) - En başarılı erkek artistler: Şevki Artun (Bulgar Sadık), Turan Seyfioğlu (Kaçak), Cahit Irgat (Sevdiğim Sendin)

1956

     50 film çevrildi. Piyasa koşullarına çok iyi uyum sağlamasını bilip köy melodramlarıyla ününü sürdüren Muharrem Gürses bir altın çağ yaşamaktadır. Peş peşe 7 filmde yönetmenlik yapar.

      Bu yılın dikkati çeken bir oyuncusu da Ekrem Bora'dır. Alın Yazısı'yla (Mehdi Özgürel) sinemaya giren Bora; Ayhan Işık ve Belgin Doruk gibi bir dergi (Yıldız) yarışması sonucu sinemaya gelmiştir.

      Uluslararası Berlin Film Şenliği'nde bir Türk filmi, ikincilik ödülü olan Gümüş Ayı'yı kazandı. Sabahattin Eyuboğlu ile Mazhar Şevket İpşiroğlu'nun bu ödüllü Hitit Güneşi, bir belgesel kısa filmdir.

1957

      61 film çekildi. Gürses, bu yıl da hızlı film çalışmalarına devam etti. Memduh Ün Yetim Ömer ve Güllü Fatma gibi Gürses tipi melodramlarla bir yıl geçirdi.

      Yeni yönetmenler, Nejat Saydam'la Ziya Metin'di. Muzaffer Arslan'ın As Film, Özdemir Birsel'in kurduğu Birsel Film de, aynı yıl çalışmalarına başladılar.

      Lütfi Ö. Akad'ın Ak Altın adlı filminde Fettah rolüyle Osman Alyanak, yardımcı oyuncu olarak öne çıktı. Fatma Girik, Leyla Sayar ve Orhan Günşiray, oyunculuklarına bu yıl başladılar.

      Arabesk türü pembe piyasa romanlarıyla kendine bir yol arayan Atıf Yılmaz, ilk küçük çıkışını Gelinin Muradı ile yaptı. Bir kasaba gerçeğini yansıtan bu film, Kemal Bilbaşar'ın öykülerinden arladığı ilginç bir çalışmaydı.

      Uluslararası Berlin Film Şenliği bu yıl da Türk sineması adına küçük bir zaferle sonuçlandı.

      Sabahattin Eyüboğlu-Mazhar İpşiroğlu ikilisinin Siyah Kalem adlı kısa filmi mansiyon kazandı.

1958

     Film sayısı 80'e tırmandı.

     Yeni yapımevleri kuruldu. Bunların en önemlileri Güven Film (Yuvakim Filmeridis), Melek Film (Şahan Haki), Kervan Film (Ümit Utku) ve Pesen Film (Nevzat Pesen)'dir.

      Yönetmenlere Nuri Ergün, Hulki Saner, Nevzat Pesen, Nişan Hançer; oyunculara da Ahmet Mekin, Çolpan İlhan ve Göksel Arsoy katıldılar. Ve Türk sineması çok önemli bir film olayı yaşadı. Bu olay Üç Arkadaş'tı. Yönetmeni de Memduh Ün'dü. Daha önceki yıllarda piyasa melodramlarıyla sıradanlığı aşamayan Ün'ün bu beklenmedik çıkışı, Akad'ın Kanun Namına'sından sonra sinemasal açıdan ikinci bir devrimi gerçekleştirdi. Dostluğu, sevgiyi, dayanışmayı duyarlı bir sinema diliyle sergiledi. Ayrıca Fikret Hakan'ın, Salih Tozan'ın, Semih Sezerli'nin, özelliklede Muhterem Nur'un mükemmel oyunlarıyla, bir ekip çalışmasının ilk kez zaferini vurguluyordu. Kaldı ki filmin senaryosunu da Aydın Arakon, Metin Erksan, Muammer Çubukçu, Memduh Ün, Ertem Göreç ve Atıf Yılmaz'dan oluşan bir grup ortaklaşa yazmışlardı. Diyalogların bir bölümünü yazan da Orhan Kemal'di.

      Yılın diğer başarılı bir filmi de Metin Erksan'dan geldi. Bir efe filmi denemesi olan Dokuz Dağın Efesi, bu türde yapılanlardan bir hayli farklıydı.

1959

      76 film çevrildi. Aydın Arakon'un Fosforlu Cevriye adlı filmiyle sinemada erkek tipli kadın kahramanlar modası başladı. Bu tür kahramanların ilk oyuncusu Neriman Köksal'dı. Cilalı İbo serisiyle de yeni bir güldürü oyuncusu doğdu; Feridun Karakaya.

      Nevzat Pesen'in bir roman uyarlaması olan Samanyolu, Göksel Arsoy'a ün yaptırdı. Arsoy, Belgin Doruk'un karşısında romantik, özelliklede sarışın havasıyla sinemaya yeni bir erkek tipini getiriyordu. Ayrıca film gişe başarısıyla dikkati çekti ve böylece de sinemada bir çift anlayışının (Belgin Doruk- Göksel Arsoy) temelleri atıldı.

      Güldürü oyuncusu Suphi Kaner, yönetmenliğe; Yılmaz Güney, ilk oyunculuk denemelerinde(Bu Vatanın Çocukları) başladı. Şair Atillâ İlhan, Ali Kaptanoğlu takma adıyla, Lütfi Ö. Akad'ın yönettiği Yalnızlar Rıhtımı'nın senaryosunu yazdı. Yabancı etkiler taşıyan filmiyle Akad, özellikle de Atillâ İlhan'ın senaryosu çeşitli tartışmalara yol açtı.

      Yılın en özenli filmlerini Atıf Yılmaz (Bu Vatanın Çocukları, Karacaoğlan'ın Kara Sevdası, Alageyik) çekti. Nejat Saydam, İstiklal Savaşı filmi Kalpaklılar'la en başarılı filmini gerçekleştirebilmeyi başardı.

      Bu yıl kurulan TSSD (Türk Sinema Sanatçıları Derneği), Gazeteciler Cemiyeti ile yaptığı işbirliği sonucu Türk Film Festivali'ni düzenledi. 15 filmin katıldığı festivalde en başarılı film, senaryocu ve kadın oyuncu seçilmedi. Öteki sonuçlar: - En başarılı yönetmen: Atıf Yılmaz Batıbeki - En başarılı fotoğraf direktörü: Kriton İlyadis (Beraber Ölelim) - En başarılı fon müziği: Yalçın Tura (Zümrüt) - En başarılı erkek oyuncu: Sadri Alışık (Zümrüt) � Jüri özel armağanı :Dokuz Dağın Efesi (Metin Erksan).

1960

     78 film çekildi. Yeni film şirketi kuruldu: Be-Ya Film (Nusret İkbal), Saner Film (Hulki Saner), Uğur Film (Memduh Ün), Yerli Film (Atıf Yılmaz- Orhan Günşiray), Erler Film (Türker İnanoğlu), Metro Film (Aram Gülyüz), Site Film (İlhan Filmer), Şan Film (Baki Üsküdarlı), Kurt Film (Mehmet Arancı).

      Zeynep Değirmencioğlu'nun oynadığı Ayşecik'le çocuk kahramanlı filmler dönemi başladı. Değirmencioğlu da Memduh Ün'ün bu filmiyle Türk sinemasında ilk çocuk yıldız oldu. Bir çağ filmi olan Akad'ın Yangın Var'ında, Ayhan Işık karşısında ezilmeden ve giderek onu aşan mükemmel bir oyunla Turgut Özatay ilgi çekti.Türkan Şoray, Gönül Yazar yeni oyuncular; Türker İnanoğlu, Burhan Bolan, Hüsnü Cantürk, Yavuz Yalınkılıç ve Fikret Uçak yeni yönetmenler olarak sinemaya girdiler.Türk Silahlı Kuvvetleri'nin 27 Mayıs'ta siyasal yönetime el koymasından sonra Türk sinemasında yeni bir düşünce hareketi ortaya çıktı. Adı toplumsal gerçekçilikti.

      Ve bu sinemasal hareket, ilk kez Metin Erksan'ın Gecelerin Ötesi'yle doğdu. Toplumsal içerikli bir filmle birlikte Namus Uğruna (Osman F. Seden), Kanlı Firar (Orhan Elmas), Dolandırıcılar Şahı (Atıf Yılma) ve Memduh Ün'ün Kırık Çanakları'yla Ateşten Damla önemli yapıtlardır.

      Atilla Tokatlı'nın Türk sineması için çok özel bir denemesi olan Denize İnen Sokak gişe açısından büyük bir aşarısızlığa uğradı. Venedik ve Karlovy-Vary film şenliklerinde gösterilen film Locarno Şenliği'nde ise şeref diploması aldı.

Hakkımda

Nostalji adına aradığınız herşey burada...

Bağlantılarım

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Eğitimci
Magazin

Kategoriler

Arkadaşlarım

hussoloji
sinefil78
ikokmen
cembuyukkaya
supermagazinci
arakarne
insankokusu
megamagazinci
gulenbebekler
adanzyehersey

Zirve100 Toplist
site ekle


MusicPlaylist
MySpace Music Playlist at MixPod.com