Büyülü, perili, kırmalı, dökmeli, kovalamalı, yakalamalı,
birbirinden tuhaf ucube yaratıklarıyla günümüz çizgi filmleri ne kadar da uzak
bizim çocukluğumuza. oysa ki önceden böyle miydi? insan masallar aleminde
dolaşırdı bizim zamanımızdaki çizgi filmlerde.
işte onlardan biri de hiç kuşkusuz al yanakları, siyah kısa
saçları, neşe saçan gözleri, mutluluk kaynağı gülümsemesiyle Heidi'dir. şimdi ayrıntılı olarak Heidi'yi inceleyelim.
Heidi isviçreli yazar Johanna Spyri'nin yazdığı en ünlü çocuk
kitabıdır. çocuk kitabı olarak yazıldığına bakmayın, kendisini günümüzde bile
büyükler tarafından sevilerek okunmakta.
Heidi'nin hayat
hikayesine kısaca bakmak gerekirse; kendisi küçük yaşta annesi ve babasını yitirmiş
minik bir kızdır. önceleri sorumluluğunu üstlenen teyzesi, frankfurt'ta iş
bulunda heidi'yi alpler'in eteklerindeki dedesine bırakır. dedesi tam anlamıyla
huysuz ihtiyarın tekidir ama heidi'nin alp dede'yi tam anlamıyla pamuk dedeye
dönüştürmesi uzun sürmez.
heidi dedesi, keçileri ve pek tabii ki çoban peter ile bir
süre masallar aleminde yaşar.
sonra heidi teyzesinin zoru ile frankfurt'a gider ve orada
bir ailenin yanında yaşamaya başlar. ailenin klara isimli yürüme engelli kızına
arkadaşlık etmek üzere buraya getirilmiştir. evin kahyası sinirli bayan
rotenmayer, heidi'ye asıl adı adelaide olarak seslenmektedir. klara ise çok
sevdiği küçük kızın kendisine heidi denmesini sevdiğini bilir.
bir süre sonra dede ve memleket hasretine daha fazla dayanamaz heidi.
yanında kaldığı ailenin büyükannesinin yardımıyla evine geri döner. klara ve
büyükanne de onunla gelir. peter ve dedesi ile el ele veren heidi klara'yı
yürütmeyi başarır.
Maya adlı pollyanna kırması bir arının maceralarını bir saat boyunca
bıkmadan, usanmadan anlatan çizgi film ile şöhreti yakalayan ''Maya''
telif haklarındaki boşluklar nedeniyle çevirdiği filmlerden beklediği
parayı kazanamamış ve silgi işine girerek paranın belini kırmıştır.
Kırtasiyelik eşyada rakipleri olan ''ninja kaplumbağalar'' rekabeti
kırmak için kokulu arı maya silgilerinin kanser yaptığı dedikodusunu
piyasada yaymışlarsa da silgi kraliçeliğini kimseye kaptırmamıştır.
Popeye (Temel Reis) ilk olarak Elzie Segar’ın ‘’Castor
Oy ve Arkadaşının Maceraları’’ adlı köşesinde çizdiği karikatürlerden birinde
karşımıza çıkmıştır. Castroy bir deniz yolculuğuna çıkmaya hazırlanırken
limanda denizci kıyafeti ve kolunda bir çapa dövmesiyle Temel Reis’i görür ona
‘’Sen kaptan mısın? ‘’ diye sorar. Temel Reis ‘’ Kovboya benzer bir halim mi
var? ‘’ diye sorar ve artık o da bu maceranın bir parçası olmuştur. Daha
sonraki maceralarda Castor’un kız kardeşi Olive ile sevgili olan Temel
Reis okuyucular tarafından çok sevilen bir kahraman haline gelmiş ve
artık yalnızca kendinin olduğu çizgi romanları yayınlanmaya başlanmıştır.1957
yılına kadar yayınlanmaya devam eden çizgi romanları, aynı yıl 228 bölüm
sürecek bir çizgi film serisi haline getirilmiş ve televizyonda yayınlanmaya
başlamıştır. Temel Reis’in çizgi filmleri 1960’lardan 1980’lere kadar ilgiyle
izlenilmiştir.
1984 yılında başrollerini Robin Williams( Popeye-Temel Reis) Shelly Duval
(Olive-Safinaz) ve Paul Smith (Bluto-Kabasakal)’in oynadığı uzun metrajlı
sinema filmi vizyona girmiştir.1995 senesinde A.B.D.de Temel Reis’in
olduğu posta pulları basılmıştır.
Temel ve Safinaz sevgilidirler; Kabasakal ise Safinaz’a aşıktır ve onu Temel’in
elinden almak ister. Bu yüzden, sürekli Temel’e tuzaklar kurar ve onu alt
etmeye çalışır. Ancak Temel Reis Kabasakal’ın hazırladığı bu tuzaklardan çoğu
zaman yanında taşıdığı, yanında yoksa da etraftan bir şekilde bulduğu
ıspanakların yardımıyla kurtulur ve Kabasakal’ı ıspanaktan aldığı güçle
pataklar.Temel yeğenlerine sürekli ıspanağın faydalarını anlatır. Eğer ıspanak
yerlerse kendisi gibi güçlü olacaklarını söyler.
Hayvanlara kötü davrandığı ve yaramazlık yaptığı için bir cin tarafından
parmak çocuk haline getirilen Nils ve hep uçmayı hayal eden evcil kaz Martin'in
maceralarını anlatan bir çizgi diziydi. Nils'in hamster mı köstebek mi olduğunu
anlayamadığım hayvanı ve bunları sürekli takip eden beceriksiz tilkiye hasta
olurdum. Martin çok çalışmasının semeresini almış uçmayı öğrenmişti. Nils'ide
yanına alıp cini aramak için göç eden bir kaz sürüsüne katılmışlardı. Sürünün
lideri Akka adında yaşlıca bir kazdı. Bilge bir kişilikti.
Bu çizgi film, Voltran'la beraber pazar sabahı uyumamızı engelleyen çizgilerden
biriydi.Nils ve voltran, pazar günleri, işitme engelliler için yayınlanan haber
bültenin arkasından başlardı.
Yine hafızalara kazınan bir hikaye...Refik Halid Karay'ın Gurbet Hikayeleri adlı eserinden bir öykü...Eskici...
Vapur rıhtımdan kalkıp tâ Marmara'ya doğru uzaklaşmaya
başlayınca yolcuyu geçirmeye gelenler, üzerlerinden ağır bir yük kalkmış gibi
ferahladılar:
-Çocukcağız Arabistan'da rahat eder.
Dediler, hayırlı bir iş yaptıklarına herkesi inandırmış olanların uydurma
neşesiyle, fakat gönülleri isli, evlerine döndüler.
Zaten babadan yetim kalan küçük Hasan, anası da ölünce uzak akrabaları ve konu
komşunun yardımıyle halasının yanına, Filistin'in ücra bir kasabasına
gönderiliyordu.
Hasan vapurda eğlendi; gırıl gırıl işleyen vinçlere, üstleri yazılı cankurtaran
simitlerine, kurutulacak çamaşırlar gibi iplere asılı sandallara, vardiya
değiştirilirken çalınan kampanaya bakarak çok eğlendi. Beş yaşında idi; peltek,
şirin konuşmalarıyle de güverte yolcularını epeyce eğlendirmişti.
Fakat vapur, şuraya buraya uğrayıp bir sürü yolcu bıraktıktan sonra sıcak
memleketlere yaklaşınca kendisini bir durgunluk aldı: Kalanlar bilmediği bir
dilden konuşuyorlardı ve ona Istanbul'daki gibi:
-Hasan gel!
-Hasan git!
Demiyorlardı; ismi değişir gibi olmuştu. Hassen şekline girmişti:
-Taal hun ya Hassen,
diyorlardı, yanlarına gidiyordu.
-Ruh ya Hassen...
derlerse uzaklaşıyordu.
Hayfa'ya çıktılar ve onu bir trene koydular.
Artık anadili büsbütün işitilmez olmuştu. Hasan, köşeye büzüldü; bir şeyler
soran olsa da susuyordu, yanakları pençe pençe, al al olarak susuyordu.
Portakal bahçelerine dalmış, göğsünde bir katılık, gırtlağında lokmasını
yutamamış gibi bir sert düğüm, daima susuyordu.
Fakat hem pür nakıl çiçek açmış, hem yemişlerle donanmış güzel, ıslak bahçeler
de tükendi; zeytinlikler de seyrekleşti.
Yamaçlarında keçiler otlayan kuru, yalçın, çatlak dağlar arasından
geçiyorlardı. Bu keçiler kapkara, beneksiz kara idi; tüyleri yeni otomobil
boyası gibi aynamsı bir cila ile, kızgın güneş altında, pırıl pırıl yanıyordu.
Bunlar da bitti; göz alabildiğine uzanan bir düzlüğe çıkmışlardı; ne ağaç
vardı, ne dere, ne ev! Yalnız ara sıra kocaman kocaman hayvanlara rast
geliyorlardı; çok uzun bacaklı, çok uzun boylu, sırtları kabarık, kambur
hayvanlar trene bakmıyorlardı bile... Ağızlarında beyazımsı bir köpük
çiğneyerek dalgın ve küskün arka arkaya, ağır ağır, yumuşak yumuşak, iz
bırakmadan ve toz çıkarmadan gidiyorlardı.
Çok sabretti, dayanamadı, yanındaki askere parmağıyla göstererek sordu; o
güldü:
-Gemel! Gemel! dedi.
Hasan'ı bir istasyonda indirdiler. Gerdanından, alnından, kollarından ve
kulaklarından biçim biçim, sürü sürü altınlar sallanan kara çarşaflı, kara
çatık kaşlı, kara iri benli bir kadın göğsüne bastırdı. Anasınınkine benzemeyen,
tuhaf kokulu, fazla yumuşak, içine gömülüverilen cansız bir göğüs...
-Ya habibi! Ya ayni!
Halasının yanındaki kadınlar da sarıldılar, öptüler, söyleştiler, gülüştüler.
Birçok çocuk da gelmişti; entarilerinin üstüne hırka yerine elbise ceket giymiş,
saçları perçemli, başları takkeli çocuklar...
Hasan durgun, tıkanıktı; susuyor, susuyordu.
Öyle haftalarca sustu.
Anlamaya başladığı Arapçayı, küçücük kafasında beliren bir inatla konuşmayarak
sustu. Daha büyük bir tehlikeden korkarak deniz altında nefes almamaya çalışan
bir adam gibi tıkandığını duyuyordu, yine susuyordu.
Hep sustu.
Şimdi onun da kuşaklı entarisi, ceketi, takkesi, kırmızı merkupları vardı.
Saçlarının ortası el ayası kadar sıfır makine ile kesilmiş, alnına perçemler
uzatılmıştı. Deri gibi sert, yayvan tandır ekmeğine alışmıştı; yer sofrasında
bunu hem kaşık, hem çatal yerine dürümleyerek kullanmayı beceriyordu.
Bir gün halası sokaktan bağırarak geçen bir satıcıyı çağırdı.
Evin avlusuna sırtında çuval kaplı bir yayvan torba, elinde bir ufacık iskemle
ve uzun bir demir parçası, dağınık kıyafetli bir adam girdi. Torbasından da
mukavva gibi bükülmüş bir tomar duruyordu.
Konuştular, sonra önüne bir sürü patlak, sökük, parça parça ayakkabı dizdiler.
Satıcı iskemlesine oturdu. Hasan da merakla karşısına geçti. Bu dört yanı
duvarlı, tek kat, basık ve toprak evde öyle canı sıkılıyodu ki... Şaşarak
eğlenerek seyrediyordu: Mukavvaya benzettiği kalın deriyi iki tarafı keskin
incecik, sapsız bıçağıyle kesişine, ağzına bir avuç çivi dolduruşuna, sonra
bunları birer birer, Istanbul'da gördüğü maymun gibi avurdundan çıkarıp
ayakkabıların altına çabuk çabuk mıhlayışına, deri parçalarını, pis bir suya
koyup ıslatışına, mundar çanaktaki macuna parmağını daldırıp tabanlara
sürüşüne, hepsine bakıyordu. Susuyor ve bakıyordu.
Bir aralık nerede ve kimlerle olduğunu keyfinden unuttu, dalgınlığından
anadiliyle sordu:
-Çiviler ağzına batmaz mı senin?
Eskici başını hayretle işinden kaldırdı. Uzun uzun Hasan'ın yüzüne baktı:
-Türk çocuğu musun be?
-Istanbul'dan geldim.
-Ben de o taraflardan... İzmit'ten!
Eskicide saç sakal dağınık, göğüs bağır açık, pantalonu dizlerinden yamalı,
dişleri eksik ve suratı sarı, sapsarıydı; gözlerinin akına kadar sarıydı.
Türkçe bildiği ve Istanbul taraflarından geldiği için Hasan, şimdi onun sade
işine değil, yüzüne de dikkatle bakmıştı. Göğsünün ortasında, tıpkı çenesindeki
sakalı andıran kırçıl, seyrek bir tutam kıl vardı.
Dişsizlikten peltek çıkan bir sesle tekrar sordu:
-Ne diye düştün bu cehennemin bucağına sen?
Hasan anladığı kadar anlattı.
Sonra Kanlıca'daki evlerini tarif etti; komşusunun oğlu Mahmut'la balık
tuttuklarını, anası doktora giderken tünele bindiklerini, bir kere de kapıya
beyaz boyalı hasta otomobili geldiğini, içinde yataklar serili olduğunu
söyledi. Bir aralık da kendisi sordu?
-Sen niye burdasın?
Öteki başını ve elini şöyle salladı: Uzun iş manasına... ve mırıldandı:
-Bir kabahat işledik de kaçtık!
Asıl konuşan Hasan'dı, altı aydan beri susan Hasan... Durmadan, dinlenmeden,
nefes almadan, yanakları sevincinden pembe pembe, dudakları taze, gevrek,
billur sesiyle biteviye konuşuyordu. Aklına ne gelirse söylüyordu. Eskici hem
çalışıyor, hem de, ara sıra "Ha! Ya? Öyle mi?" gibi dinlediğini
bildiren sözlerle onu söyletiyordu; artık erişemeyeceği yurdunun bir deresini,
bir rüzgarını, bir türküsünü dinliyormuş gibi hem zevkli, hem yaslı dinliyordu;
geçmiş günleri, kaybettiği yerleri düşünerek benliği sarsıla sarsıla
dinliyordu.
Daha çok dinlemek için de elini ağır tutuyordu.
Fakat, nihayet bütün ayakkabılar tamir edilmiş, iş bitmişti. Demirini topraktan
çekti, köselesini dürdü, çivi kutusunu kapadı, çiriş çanağını sarmaladı.
Bunları hep aheste aheste yaptı.
Hasan, yüreği burkularak sordu:
-Gidiyor musun?
-Gidiyorum ya, işimi tükettim.
O zaman gördü ki, küçük çocuk memleketlisi minimini yavru ağlıyor... Sessizce,
titreye titreye ağlıyor. Yanaklarından gözyaşları birbiri arkasına, temiz vagon
pencerelerindeki yağmur damlaları dışarının rengini geçilen manzaraları içine
alarak nasıl acele acele, sarsıla çarpışa dökülürse öyle, bağrının
sarsıntılarıyle yerlerinden oynayarak, vuruşarak içlerinde güneşli mavi gök,
pırıl pırıl akıyor.
-Ağlama be! Ağlama be!
Eskici başka söz bulamamıştı. Bunu işiten çocuk hıçkıra hıçkıra katıla katıla
ağlamaktadır; bir daha Türkçe konuşacak adam bulamayacağına ağlamaktadır.
-Ağlama diyorum sana! Ağlama.
Bunları derken onun da katı, nasırlaşmış yüreği yumuşamış, şişmişti. Önüne
geçmeye çalıştı amma yapamadı, kendini tutamadı; gözlerinin dolduğunu ve
sakallarından kayan yaşların, Arabistan sıcağıyle yanan kızgın göğsüne bir
pınar sızıntısı kadar serin, ürpertici, döküldüğünü duydu.
Çocukken Türkçe kitabımızda okuduğumuz bir öykü vardı.Yıllardır beynime yer etmiş olan bu hikayeyi nostalji dolu bloguma eklemenin mantıklı olacağını düşündüm.Yıllar sonra araştırdığımda bu hikayenin Sait Faik'e ait olduğunu öğrendim.Zaten böyle akılda kalıcı, okumayı sevdiren unutulmaz bir eserde ancak Sait Faik ustaya ait olabilirdi.Bakalım sizde benim aldığım hazzı alabilecekmisiniz?Ya da benim gibi 90'lı yıllarda çocuk olmak eylemini gerçekleştiren şimdinin yetişkinleri bu hikayeyi hatırlayabilecekmi? Herkese iyi okumalar diliyorum. Karanfiller ve Domates Suyu ( Yazar : Sait
Faik Abasıyanık ) Küçük bir çam ormanı. Vakit sabah. Arı, sinek, kuş sesi. Bir siyah
gözlükten görülen yerde ve ağaçlarda güneş parçaları. Sonra uzak, göğün, kendi
renginden biraz daha koyu kıyılara giden hudutlu bir deniz... İşte böyle bir
yerde köyün insanlarını düşünüyorum. Kitaplar, bir zaman bana, insanları sevmek
lazım geldiğini, insanları sevince tabiatın, tabiatı sevince dünyanın
sevileceğini, oradan yaşama sevinci duyulacağını öğretmiştiler. Hayır, şimdi
insanları, kitapların öğrettiği şekilde sevmiyorum. Şiirler, romanlar,
hikayeler, masallar bana bu ilmi tahsil ettirmişlerdir. Beyinin vapurdan iner
inmez çantasını kapan uşaktan iğrenmemeyi, sabahleyin altı buçukta tabiatla
kavga için sokağa fırlamayan adamın çalışmadığını kendi kendime öğrendim. Ama
şu sabahleyin altı buçukta tabiatla kavga için sokağa fırlamayan adam, isterse
akşama kadar insanları aldatmak için didinsin. Kaç para eder! Gözümde, milyonu
olsa da, kalp para ile metelik etmez.
Şimdi artık kimi sevdiğimi, kime saygı duyduğumu biliyorum. Günlerden beri
kafamı bir adam kaplıyor (işgal ediyor dememek için).
Köyde ona, “Kör Mustafa” derlerdi. Bir gözü sola doğru biraz kaymıştı. Sağ
tarafının beyazı ile gözkapağı arasına ciğer kırmızısı bir et parçası
oturmuştu. Böyle mi doğmuştur? Yoksa çocukken bir şey mi batmıştır?... Bu
arızalı göz, öteki gözden daha parlaktır, daha siyah, daha canlı, daha zekidir.
Bana, bir kamburu hatırlatıyor bu göz; tuhaf değil mi: Bir kambur insan
çirkindir ama, bütün kamburlar iyi yürekli, sevimli insanlardır. Arkadaş
canlısıdırlar, şendirler. Ne severim kamburları!...
İşte, Kör Mustafa’nın bu gözü de bir kambur insanın ruh haletini içine
sindirmiş, şıkır şıkır, pırıl pırıl, sevimli, çapkın, canlı bir gözdür. Öteki doğru
dürüst göz, onun yanında, mahçup, sönük, tatsız tuzsuz, pek de kibirlidir.
Kör Mustafa, bahçelerde çalışır, gündeliğe gider, sarnıç sıvar, dam aktarır,
kuyu kazar...
Bizim köyün lodos tarafı gayri meskundur. Orada fundalar, yabani meşe
palamutları, kocayemişler, çalı süpürgeleri bir türlü ağaç haline gelmeden, ama
ağacı taklit edercesine gelişir, birbirinin içine girmiş yaşarlar. Bütün bu
fundalıklar Fino kilisesinin malıdır. Kocaman, kirli sakallı, cin gibi bir
papaz fundalıklar “bizimdir” diye, arada bir dolaşır. İsteyen olursa ucuza
kiraya verir. Ama kimse kiralamaz. Çünkü, orman memuru buraları, Orman Kanunu
gereğince orman sayar. Aralarında üç beş ufacık çam ağacının boğulduğu yabani,
cüce, oduna bile gelmez çalı çırpı; orman memurunun, Orman Kanunu sayesinde
mes’ut yaşar.
Kör Mustafa nasıl becerdi bilmem... Denize diklemesine inen bu çalılığın bir
kısmını ne pahasına ayıkladı, biliyor musunuz; tırnakları pahasına. O çalı
çırpının sere serpe geliştiği, bu denizlere diklemesine inen toprak öyle taşlık,
öyle taşlıktı ki... Sonra Mustafa gündüzleri başka yerde çalışmak zorundaydı.
Akşam olunca çalıların arasına sakladığı kazmasını alıyor, gün ağarıncaya kadar
söküyor, koparıyor, kazıyordu. Kazdıkça kaya, kazdıkça taş. Bütün bir yaz,
bütün bir kış, orman memurunun tazyiki, çalı, palamut, defne, kocayemiş, diken,
ot, kök ona karşı koydular. Bu korkunç mücadeleye üç evlek toprak için
Mustafa’dan başka bizim köyde kimse girişemezdi.
Kaya bitip de yumuşak, esmer, pembe bir funda toprağı bir karış meydana çıkınca
bir meşe palamudunun korkunç yılan gibi kökü önüne çıkardı. Onu sökünce, orman
memurunu karşısında bulurdu. O gidince, zehirli bir diken başparmağını
şişirirdi; kazma körlenir, kürek bulamaz, taş dağ gibi yığılırdı. İnsan
büyüklüğünde bir kaya, yumuşak toprağın üstünde, altındaki bir insan
büyüklüğünde cüssesini hiç belli etmeden yosunlu yüzüyle dikilir. Ormanları,
tırnakları, ayakları, göğsü, sırtı, bütün kuvvetiyle dayanır, onu yener,
yıkardı. Kazma iş görmediği zaman yumruğu, yumruğu yetmediği zaman parmakları,
parmakları kalın geldiği zaman tırnakları ile toprağı tırmalardı...
Bir sonbahar günü baktı ki, küçük çam ağaçları filizi, körpe diken
yapraklarıyla, üç beş kocayemiş çıngıl çıngıl yemişleriyle yer yer esmer pembe,
kül rengi toprağa saye salar. Biz görenler:
Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur, dedik.
Bilmedik ki dişle, tırnakla, kanla, canla tabiat denilen canavarı yenmek
lazımdır. Bendeniz bu mücadeleye şahidim. Mustafa’nın kör gözü, hiddetten ala
bulandığı günleri hatırlıyorum. “Hay arslan Mustafa”, der; uzakta bir çam
gölgesinden korkunç kavgayı seyrederdim. Bu kavga, Romalı esirlerin arslanla
döğüşmesinden şu itibarla farklı idi ki, Romalı esir, arslana bir çeyrek saat
içinde yeniliyordu. Mustafa, ejderhayı bir sene içinde, bazen ümitsizlikten,
bazen ümitten yeniyordu.
Bir sabah her zamanki çamın altına vardım ki, bir köylü kadın, üç yarı çıplak
çocuk garip birtakım taşlar, tahtalar, saçlarla birşeyler yaparlar. Bu, her
tarafından poyraz, lodos, gündoğusu, keşişleme, yıldız, karayel rüzgarı giren
bir evdi. Mustafa arkasına yeşiller giymiş güçlü kuvvetli bir kadın takmış, üç
evleğine çizgiler, ocaklar açıyordu.
Arslan Mustafa, dedim, su buldun mu, su?
Deniz kıyısında eski bir kuyu vardı. Tuzlu bir parça ama, idare edeceğiz.
Şuraya bir sarnıç kazabilsem...
Onu gördün mü toparlanıyor; hayret, sevgi ve saygı ile bakıyorum. Koca
yaylamızın üzerinde böyle milyonlarca insan bulunduğunu düşünüyorum. Yine dünya
yuvarlağı üzerinde böyle milyonlarca insanın tırnakları, nasırları,
çirkinlikleri, tek gözleri, tek kollarıyla, bir ejderha ile kavga etmek için
bekleştiklerini düşünüyorum.
Küçük hanımlar! Bugünlerde bir gün nişanlınız size koyu al renkli karanfiller
gönderecektir. Dikkat edin, belki Mustafa’nınkilerdir. Küçük beyler, domatesler
göreceksiniz çarşıda. Elmalar, ferik elmaları gibi kokulu, şekerli, tatlıdır.
Keserseniz içinde çekirdekleri altın gibi parlar. Belki de lokantada bir gün
şişelere doldurulmuş bir domates suyu içersiniz ve tadını fevkalade bulursunuz.
Yunan tanrılarının ölmemek için içtiği nektar lezzetini damağınızda
hissedersiniz, emin olun ki Mustafa’nın domateslerinden bir tanesi, içtiğiniz
suya katılmıştır.
1970'lerin basinda ‘Oy Anam Oy’ isimli aranjman parcasinin icinde bulundugu 45'lik ile epey ses getirmis, cok satmis 4 yaşındaki şarkıcı;Şanar Yurdatapan'ın oğlu. Şarkiyi plaga okudugunda Arda 4 yasinda idi. Plağın öbür yüzünde ise ‘Ardanın Masalları’ adında esprili bir şarkı vardır. Bu şarkıda Arda ile Şanar yer değiştirmiş gibidir Arda şarkıya başlarken şöyle der ; ‘bir varmış bir yokmuş bir koskocaman arda varmış birde onun küçücük bir babası varmış ’…ve şarkının ilerleyen bölümünde baba (yani Şanar Yurdatapan) sanki o çocukmuş gibi Arda’ya sorar ‘ben nasıl dünyaya geldim’ diye, Arda utanır sıkılır ne söyliyeceğini bilemez leylekler getirdi der,yumurtadan çıktın der…..tabi bunların hepsi Dün Bugün Yarın Orkestrası’nın düpedüz rock’n’roll melodileri eşliğinde olur.
Diğer bir 45liği Aşk Masalı/Adam Olmayacağım’dır ‘Aşk Masalı’ şarkısı ona ait olamıyacak kadar ağır aşk sözleriyle ve Arda’nın ilginç duygusal yorumuyla gayet kitch bir iştir. Adam olmıyacağım şarkısı ise Ardanın ağzından – biliyoruz ki aslında Şanar Yurdatapanın sözleridir – yalancılık,saygısızlık üzerine naif bir popüler kültür eleştirisidir.
Arda’nın en şaşırtıcı şarkılarından biri de ‘Pis Sinek’ tir.Şarkının orjinali Doors’a (Mosquito) aittir.Çalınış şekliyle, hammondlarıyla,efektleriyle ve gene Arda’nın söyleyiş tarzıyla çok eğlenceli,kitch hatta Doors’tan daha psidelik bir yorum olmuştur. ‘of aman ama yeter artık/yok mu bir saniye rahatlık/çikolatamı çöpe attık/onun yüzünden/of aman aman bıktım bu pis sinekten)’
T.R.T için Eğitim Programı oyunculuğu "Okuma - Yazma Seferberliği" Elçin Şanal, Oytun Şanal, İnci Melis, 76 Bölüm. 25 dakika. Yönetmen: Namık Kemal Gönenç.(1989) 80'li yıllarda okuma seferberliği çerçevesi içinde trt'de okuma yazma öğretilen Toprak Sergen'in de rol aldığı eğitici program.
Hafta içi her aksam 20.15'de bizi televizyon basina diken muhtesem çocuk programi. Her aksam ismimin okunmasi için beklerdim ama hiç duyamadim.Yine de çok sevdigim, çocuklugumuza damgasini vuran Yakari, degerli,sevimli ayilar, atom karinca, tontonlar,musti, pepen çizgi filmlerini izledigimiz,uykudan öncemiz. Adile Nasit ve kuzucuklari. Uykudan Önceyi Derya Baykal, Ergun Uçucu, Belkis Dilligil ve Rüya Ersavci gibi sunan baska kisiler oldu ise de Adile Nasit kadar sevilen ve adi yillar geçmesine ragmen hala anilan, unutulmayan bir kisi olmamamistir. Mekanin cennet olsun Adile Teyze kuzucuklarin seni hiç unutmadi.