Nostaljimiz...

30/11/2009 - Heidi

Kategori: _izgi film

Büyülü, perili, kırmalı, dökmeli, kovalamalı, yakalamalı, birbirinden tuhaf ucube yaratıklarıyla günümüz çizgi filmleri ne kadar da uzak bizim çocukluğumuza. oysa ki önceden böyle miydi? insan masallar aleminde dolaşırdı bizim zamanımızdaki çizgi filmlerde.

işte onlardan biri de hiç kuşkusuz al yanakları, siyah kısa saçları, neşe saçan gözleri, mutluluk kaynağı gülümsemesiyle Heidi'dir. şimdi ayrıntılı olarak  Heidi'yi inceleyelim.

Heidi isviçreli yazar Johanna Spyri'nin yazdığı en ünlü çocuk kitabıdır. çocuk kitabı olarak yazıldığına bakmayın, kendisini günümüzde bile büyükler tarafından sevilerek okunmakta.

Heidi'nin hayat hikayesine kısaca bakmak gerekirse; kendisi küçük yaşta annesi ve babasını yitirmiş minik bir kızdır. önceleri sorumluluğunu üstlenen teyzesi, frankfurt'ta iş bulunda heidi'yi alpler'in eteklerindeki dedesine bırakır. dedesi tam anlamıyla huysuz ihtiyarın tekidir ama heidi'nin alp dede'yi tam anlamıyla pamuk dedeye dönüştürmesi uzun sürmez.

heidi dedesi, keçileri ve pek tabii ki çoban peter ile bir süre masallar aleminde yaşar.

sonra heidi teyzesinin zoru ile frankfurt'a gider ve orada bir ailenin yanında yaşamaya başlar. ailenin klara isimli yürüme engelli kızına arkadaşlık etmek üzere buraya getirilmiştir. evin kahyası sinirli bayan rotenmayer, heidi'ye asıl adı adelaide olarak seslenmektedir. klara ise çok sevdiği küçük kızın kendisine heidi denmesini sevdiğini bilir.

bir süre sonra dede ve memleket hasretine daha fazla dayanamaz heidi. yanında kaldığı ailenin büyükannesinin yardımıyla evine geri döner. klara ve büyükanne de onunla gelir. peter ve dedesi ile el ele veren heidi klara'yı yürütmeyi başarır.
Videos tu.tv
yok YorumYorum yaz!Bağlantı

30/11/2009 - Arı Maya

Kategori: _izgi film
http://www.agaclar.net/forum/attachment.php?attachmentid=47251&stc=1&d=1221509371
Maya adlı pollyanna kırması bir arının maceralarını bir saat boyunca bıkmadan, usanmadan anlatan çizgi film ile şöhreti yakalayan ''Maya'' telif haklarındaki boşluklar nedeniyle çevirdiği filmlerden beklediği parayı kazanamamış ve silgi işine girerek paranın belini kırmıştır. Kırtasiyelik eşyada rakipleri olan ''ninja kaplumbağalar'' rekabeti kırmak için kokulu arı maya silgilerinin kanser yaptığı dedikodusunu piyasada yaymışlarsa da silgi kraliçeliğini kimseye kaptırmamıştır.
yok YorumYorum yaz!Bağlantı

30/11/2009 - CASPER-SEVİMLİ HAYALET

Kategori: _izgi film

Gerçek hayatta görmediğimiz, rastlasak bile en iyisi görmezden geleyim diyerek ıslık çala çala kaçacağımız bir olguyu yıllarca tv ekranlarında seyrettik. Öyleki Casper'ın herhangi bir yayın saati yoktu. Bir hayalet gibi günün herhangi bir saatinde karşımıza çıkardı. Kendisi sürekli bir arkadaş bulma çabası içindeydi. Sevgilisiz kalmış çapkın misali kimi görse ''benimle çıkar mısın? '' diye sorar tipi birşeye benzemediğinden muhatap kişi çareyi bağıra bağıra kaçmakta bulurdu. Bunun üzerine Casper, bu tiple bir şey yapamayacağım en iyisi kaleyi içeriden fethedeyim deyip sarktığı elemanın başını beladan kurtarır puan toplardı. Hayaletler kötüdür, iyi hayelet yoktur felsefesinin öncüsü olan üç tane amcası vardı. Casper bunları doğru yola davet eder yeterince kalıplı olmadığından başaramazdı. Wendy adında bir kız arkadaşı vardı. Kader işte Casper'ada alın yazısı olarak bir cadıyı yazmıştı. Wendy'ninde üç tane kötü cadı teyzesi vardı. Birde Smokie vardı. Casper'ın kuzeniydi. Aralarındaki benzerlik Casper'a pahalıya patlardı. Smokie eşek şakası yapmakta ustaydı. Arkasını toparlamak ise Casper'a düşerdi.


yok YorumYorum yaz!Bağlantı

30/11/2009 - Temel Reis

Kategori: _izgi film

Popeye (Temel Reis) ilk olarak Elzie Segar’ın  ‘’Castor Oy ve Arkadaşının Maceraları’’ adlı köşesinde çizdiği karikatürlerden birinde karşımıza çıkmıştır. Castroy bir deniz yolculuğuna çıkmaya hazırlanırken limanda denizci kıyafeti ve kolunda bir çapa dövmesiyle Temel Reis’i görür ona ‘’Sen kaptan mısın? ‘’ diye sorar. Temel Reis ‘’ Kovboya benzer bir halim mi var? ‘’ diye sorar ve artık o da bu maceranın bir parçası olmuştur. Daha sonraki maceralarda  Castor’un kız kardeşi Olive ile sevgili olan Temel Reis okuyucular  tarafından çok sevilen bir kahraman haline gelmiş ve artık yalnızca kendinin olduğu çizgi romanları yayınlanmaya başlanmıştır.1957 yılına kadar yayınlanmaya devam eden çizgi romanları, aynı yıl 228 bölüm sürecek bir çizgi film serisi haline getirilmiş ve televizyonda yayınlanmaya başlamıştır. Temel Reis’in çizgi filmleri 1960’lardan 1980’lere kadar ilgiyle izlenilmiştir.
1984 yılında başrollerini Robin Williams( Popeye-Temel Reis) Shelly Duval (Olive-Safinaz) ve Paul Smith (Bluto-Kabasakal)’in oynadığı uzun metrajlı sinema filmi vizyona girmiştir.1995 senesinde A.B.D.de Temel Reis’in olduğu  posta pulları basılmıştır.
Temel ve Safinaz sevgilidirler; Kabasakal ise Safinaz’a aşıktır ve onu Temel’in elinden almak ister. Bu yüzden, sürekli Temel’e tuzaklar kurar ve onu alt etmeye çalışır. Ancak Temel Reis Kabasakal’ın hazırladığı bu tuzaklardan çoğu zaman yanında taşıdığı, yanında yoksa da etraftan bir şekilde bulduğu ıspanakların yardımıyla kurtulur ve Kabasakal’ı ıspanaktan aldığı güçle pataklar.Temel yeğenlerine sürekli ıspanağın faydalarını anlatır. Eğer ıspanak yerlerse kendisi gibi güçlü olacaklarını söyler.

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

30/11/2009 - UÇAN KAZ-ÇİZGİ FİLM

Kategori: _izgi film

http://www.seksenliyillar.com/resimler/ucankaz.jpg

Hayvanlara kötü davrandığı ve yaramazlık yaptığı için bir cin tarafından parmak çocuk haline getirilen Nils ve hep uçmayı hayal eden evcil kaz Martin'in maceralarını anlatan bir çizgi diziydi. Nils'in hamster mı köstebek mi olduğunu anlayamadığım hayvanı ve bunları sürekli takip eden beceriksiz tilkiye hasta olurdum. Martin çok çalışmasının semeresini almış uçmayı öğrenmişti. Nils'ide yanına alıp cini aramak için göç eden bir kaz sürüsüne katılmışlardı. Sürünün lideri Akka adında yaşlıca bir kazdı. Bilge bir kişilikti.
Bu çizgi film, Voltran'la beraber pazar sabahı uyumamızı engelleyen çizgilerden biriydi.Nils ve voltran, pazar günleri, işitme engelliler için yayınlanan haber bültenin arkasından başlardı.

Video: Nils Ve Uçan Kaz   Benzer: nils, ve, uçan, kaz, ucan, trt1
yok YorumYorum yaz!Bağlantı

30/11/2009 - Eskici-Refik Halit Karay

Kategori: edebiyat

http://site.mynet.com/ferdicivegsli/mynet_resimlerim/bireskici.jpg

Yine hafızalara kazınan bir hikaye...Refik Halid Karay'ın Gurbet Hikayeleri adlı eserinden bir öykü...Eskici...

 Vapur rıhtımdan kalkıp tâ Marmara'ya doğru uzaklaşmaya başlayınca yolcuyu geçirmeye gelenler, üzerlerinden ağır bir yük kalkmış gibi ferahladılar:
-Çocukcağız Arabistan'da rahat eder.
Dediler, hayırlı bir iş yaptıklarına herkesi inandırmış olanların uydurma neşesiyle, fakat gönülleri isli, evlerine döndüler.
Zaten babadan yetim kalan küçük Hasan, anası da ölünce uzak akrabaları ve konu komşunun yardımıyle halasının yanına, Filistin'in ücra bir kasabasına gönderiliyordu.
Hasan vapurda eğlendi; gırıl gırıl işleyen vinçlere, üstleri yazılı cankurtaran simitlerine, kurutulacak çamaşırlar gibi iplere asılı sandallara, vardiya değiştirilirken çalınan kampanaya bakarak çok eğlendi. Beş yaşında idi; peltek, şirin konuşmalarıyle de güverte yolcularını epeyce eğlendirmişti.
Fakat vapur, şuraya buraya uğrayıp bir sürü yolcu bıraktıktan sonra sıcak memleketlere yaklaşınca kendisini bir durgunluk aldı: Kalanlar bilmediği bir dilden konuşuyorlardı ve ona Istanbul'daki gibi:
-Hasan gel!
-Hasan git!
Demiyorlardı; ismi değişir gibi olmuştu. Hassen şekline girmişti:
-Taal hun ya Hassen,
diyorlardı, yanlarına gidiyordu.
-Ruh ya Hassen...
derlerse uzaklaşıyordu.
Hayfa'ya çıktılar ve onu bir trene koydular.
Artık anadili büsbütün işitilmez olmuştu. Hasan, köşeye büzüldü; bir şeyler soran olsa da susuyordu, yanakları pençe pençe, al al olarak susuyordu. Portakal bahçelerine dalmış, göğsünde bir katılık, gırtlağında lokmasını yutamamış gibi bir sert düğüm, daima susuyordu.
Fakat hem pür nakıl çiçek açmış, hem yemişlerle donanmış güzel, ıslak bahçeler de tükendi; zeytinlikler de seyrekleşti.
Yamaçlarında keçiler otlayan kuru, yalçın, çatlak dağlar arasından geçiyorlardı. Bu keçiler kapkara, beneksiz kara idi; tüyleri yeni otomobil boyası gibi aynamsı bir cila ile, kızgın güneş altında, pırıl pırıl yanıyordu.
Bunlar da bitti; göz alabildiğine uzanan bir düzlüğe çıkmışlardı; ne ağaç vardı, ne dere, ne ev! Yalnız ara sıra kocaman kocaman hayvanlara rast geliyorlardı; çok uzun bacaklı, çok uzun boylu, sırtları kabarık, kambur hayvanlar trene bakmıyorlardı bile... Ağızlarında beyazımsı bir köpük çiğneyerek dalgın ve küskün arka arkaya, ağır ağır, yumuşak yumuşak, iz bırakmadan ve toz çıkarmadan gidiyorlardı.
Çok sabretti, dayanamadı, yanındaki askere parmağıyla göstererek sordu; o güldü:
-Gemel! Gemel! dedi.
Hasan'ı bir istasyonda indirdiler. Gerdanından, alnından, kollarından ve kulaklarından biçim biçim, sürü sürü altınlar sallanan kara çarşaflı, kara çatık kaşlı, kara iri benli bir kadın göğsüne bastırdı. Anasınınkine benzemeyen, tuhaf kokulu, fazla yumuşak, içine gömülüverilen cansız bir göğüs...
-Ya habibi! Ya ayni!
Halasının yanındaki kadınlar da sarıldılar, öptüler, söyleştiler, gülüştüler. Birçok çocuk da gelmişti; entarilerinin üstüne hırka yerine elbise ceket giymiş, saçları perçemli, başları takkeli çocuklar...
Hasan durgun, tıkanıktı; susuyor, susuyordu.
Öyle haftalarca sustu.
Anlamaya başladığı Arapçayı, küçücük kafasında beliren bir inatla konuşmayarak sustu. Daha büyük bir tehlikeden korkarak deniz altında nefes almamaya çalışan bir adam gibi tıkandığını duyuyordu, yine susuyordu.
Hep sustu.
Şimdi onun da kuşaklı entarisi, ceketi, takkesi, kırmızı merkupları vardı. Saçlarının ortası el ayası kadar sıfır makine ile kesilmiş, alnına perçemler uzatılmıştı. Deri gibi sert, yayvan tandır ekmeğine alışmıştı; yer sofrasında bunu hem kaşık, hem çatal yerine dürümleyerek kullanmayı beceriyordu.
Bir gün halası sokaktan bağırarak geçen bir satıcıyı çağırdı.
Evin avlusuna sırtında çuval kaplı bir yayvan torba, elinde bir ufacık iskemle ve uzun bir demir parçası, dağınık kıyafetli bir adam girdi. Torbasından da mukavva gibi bükülmüş bir tomar duruyordu.
Konuştular, sonra önüne bir sürü patlak, sökük, parça parça ayakkabı dizdiler.
Satıcı iskemlesine oturdu. Hasan da merakla karşısına geçti. Bu dört yanı duvarlı, tek kat, basık ve toprak evde öyle canı sıkılıyodu ki... Şaşarak eğlenerek seyrediyordu: Mukavvaya benzettiği kalın deriyi iki tarafı keskin incecik, sapsız bıçağıyle kesişine, ağzına bir avuç çivi dolduruşuna, sonra bunları birer birer, Istanbul'da gördüğü maymun gibi avurdundan çıkarıp ayakkabıların altına çabuk çabuk mıhlayışına, deri parçalarını, pis bir suya koyup ıslatışına, mundar çanaktaki macuna parmağını daldırıp tabanlara sürüşüne, hepsine bakıyordu. Susuyor ve bakıyordu.
Bir aralık nerede ve kimlerle olduğunu keyfinden unuttu, dalgınlığından anadiliyle sordu:
-Çiviler ağzına batmaz mı senin?
Eskici başını hayretle işinden kaldırdı. Uzun uzun Hasan'ın yüzüne baktı:
-Türk çocuğu musun be?
-Istanbul'dan geldim.
-Ben de o taraflardan... İzmit'ten!
Eskicide saç sakal dağınık, göğüs bağır açık, pantalonu dizlerinden yamalı, dişleri eksik ve suratı sarı, sapsarıydı; gözlerinin akına kadar sarıydı. Türkçe bildiği ve Istanbul taraflarından geldiği için Hasan, şimdi onun sade işine değil, yüzüne de dikkatle bakmıştı. Göğsünün ortasında, tıpkı çenesindeki sakalı andıran kırçıl, seyrek bir tutam kıl vardı.
Dişsizlikten peltek çıkan bir sesle tekrar sordu:
-Ne diye düştün bu cehennemin bucağına sen?
Hasan anladığı kadar anlattı.
Sonra Kanlıca'daki evlerini tarif etti; komşusunun oğlu Mahmut'la balık tuttuklarını, anası doktora giderken tünele bindiklerini, bir kere de kapıya beyaz boyalı hasta otomobili geldiğini, içinde yataklar serili olduğunu söyledi. Bir aralık da kendisi sordu?
-Sen niye burdasın?
Öteki başını ve elini şöyle salladı: Uzun iş manasına... ve mırıldandı:
-Bir kabahat işledik de kaçtık!
Asıl konuşan Hasan'dı, altı aydan beri susan Hasan... Durmadan, dinlenmeden, nefes almadan, yanakları sevincinden pembe pembe, dudakları taze, gevrek, billur sesiyle biteviye konuşuyordu. Aklına ne gelirse söylüyordu. Eskici hem çalışıyor, hem de, ara sıra "Ha! Ya? Öyle mi?" gibi dinlediğini bildiren sözlerle onu söyletiyordu; artık erişemeyeceği yurdunun bir deresini, bir rüzgarını, bir türküsünü dinliyormuş gibi hem zevkli, hem yaslı dinliyordu; geçmiş günleri, kaybettiği yerleri düşünerek benliği sarsıla sarsıla dinliyordu.
Daha çok dinlemek için de elini ağır tutuyordu.
Fakat, nihayet bütün ayakkabılar tamir edilmiş, iş bitmişti. Demirini topraktan çekti, köselesini dürdü, çivi kutusunu kapadı, çiriş çanağını sarmaladı. Bunları hep aheste aheste yaptı.
Hasan, yüreği burkularak sordu:
-Gidiyor musun?
-Gidiyorum ya, işimi tükettim.
O zaman gördü ki, küçük çocuk memleketlisi minimini yavru ağlıyor... Sessizce, titreye titreye ağlıyor. Yanaklarından gözyaşları birbiri arkasına, temiz vagon pencerelerindeki yağmur damlaları dışarının rengini geçilen manzaraları içine alarak nasıl acele acele, sarsıla çarpışa dökülürse öyle, bağrının sarsıntılarıyle yerlerinden oynayarak, vuruşarak içlerinde güneşli mavi gök, pırıl pırıl akıyor.
-Ağlama be! Ağlama be!
Eskici başka söz bulamamıştı. Bunu işiten çocuk hıçkıra hıçkıra katıla katıla ağlamaktadır; bir daha Türkçe konuşacak adam bulamayacağına ağlamaktadır.
-Ağlama diyorum sana! Ağlama.
Bunları derken onun da katı, nasırlaşmış yüreği yumuşamış, şişmişti. Önüne geçmeye çalıştı amma yapamadı, kendini tutamadı; gözlerinin dolduğunu ve sakallarından kayan yaşların, Arabistan sıcağıyle yanan kızgın göğsüne bir pınar sızıntısı kadar serin, ürpertici, döküldüğünü duydu.

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

30/11/2009 - Karanfiller ve Domates Suyu-S.Faik Abasıyanık

Kategori: edebiyat
http://www.erkaseriilan.com.tr/M/KullaniciDosyalari/domates.jpg
Çocukken Türkçe kitabımızda okuduğumuz bir öykü vardı.Yıllardır beynime yer etmiş olan bu hikayeyi nostalji dolu bloguma eklemenin mantıklı olacağını düşündüm.Yıllar sonra araştırdığımda bu hikayenin Sait Faik'e ait olduğunu öğrendim.Zaten böyle akılda kalıcı, okumayı sevdiren unutulmaz bir eserde ancak Sait Faik ustaya ait olabilirdi.Bakalım sizde benim aldığım hazzı alabilecekmisiniz?Ya da benim gibi 90'lı yıllarda çocuk olmak eylemini gerçekleştiren şimdinin yetişkinleri bu hikayeyi hatırlayabilecekmi?
Herkese iyi okumalar diliyorum.
Karanfiller ve Domates Suyu  ( Yazar : Sait Faik Abasıyanık )
Küçük bir çam ormanı. Vakit sabah. Arı, sinek, kuş sesi. Bir siyah gözlükten görülen yerde ve ağaçlarda güneş parçaları. Sonra uzak, göğün, kendi renginden biraz daha koyu kıyılara giden hudutlu bir deniz... İşte böyle bir yerde köyün insanlarını düşünüyorum. Kitaplar, bir zaman bana, insanları sevmek lazım geldiğini, insanları sevince tabiatın, tabiatı sevince dünyanın sevileceğini, oradan yaşama sevinci duyulacağını öğretmiştiler. Hayır, şimdi insanları, kitapların öğrettiği şekilde sevmiyorum. Şiirler, romanlar, hikayeler, masallar bana bu ilmi tahsil ettirmişlerdir. Beyinin vapurdan iner inmez çantasını kapan uşaktan iğrenmemeyi, sabahleyin altı buçukta tabiatla kavga için sokağa fırlamayan adamın çalışmadığını kendi kendime öğrendim. Ama şu sabahleyin altı buçukta tabiatla kavga için sokağa fırlamayan adam, isterse akşama kadar insanları aldatmak için didinsin. Kaç para eder! Gözümde, milyonu olsa da, kalp para ile metelik etmez.
Şimdi artık kimi sevdiğimi, kime saygı duyduğumu biliyorum. Günlerden beri kafamı bir adam kaplıyor (işgal ediyor dememek için).
Köyde ona, “Kör Mustafa” derlerdi. Bir gözü sola doğru biraz kaymıştı. Sağ tarafının beyazı ile gözkapağı arasına ciğer kırmızısı bir et parçası oturmuştu. Böyle mi doğmuştur? Yoksa çocukken bir şey mi batmıştır?... Bu arızalı göz, öteki gözden daha parlaktır, daha siyah, daha canlı, daha zekidir. Bana, bir kamburu hatırlatıyor bu göz; tuhaf değil mi: Bir kambur insan çirkindir ama, bütün kamburlar iyi yürekli, sevimli insanlardır. Arkadaş canlısıdırlar, şendirler. Ne severim kamburları!...
İşte, Kör Mustafa’nın bu gözü de bir kambur insanın ruh haletini içine sindirmiş, şıkır şıkır, pırıl pırıl, sevimli, çapkın, canlı bir gözdür. Öteki doğru dürüst göz, onun yanında, mahçup, sönük, tatsız tuzsuz, pek de kibirlidir.
Kör Mustafa, bahçelerde çalışır, gündeliğe gider, sarnıç sıvar, dam aktarır, kuyu kazar...
Bizim köyün lodos tarafı gayri meskundur. Orada fundalar, yabani meşe palamutları, kocayemişler, çalı süpürgeleri bir türlü ağaç haline gelmeden, ama ağacı taklit edercesine gelişir, birbirinin içine girmiş yaşarlar. Bütün bu fundalıklar Fino kilisesinin malıdır. Kocaman, kirli sakallı, cin gibi bir papaz fundalıklar “bizimdir” diye, arada bir dolaşır. İsteyen olursa ucuza kiraya verir. Ama kimse kiralamaz. Çünkü, orman memuru buraları, Orman Kanunu gereğince orman sayar. Aralarında üç beş ufacık çam ağacının boğulduğu yabani, cüce, oduna bile gelmez çalı çırpı; orman memurunun, Orman Kanunu sayesinde mes’ut yaşar.
Kör Mustafa nasıl becerdi bilmem... Denize diklemesine inen bu çalılığın bir kısmını ne pahasına ayıkladı, biliyor musunuz; tırnakları pahasına. O çalı çırpının sere serpe geliştiği, bu denizlere diklemesine inen toprak öyle taşlık, öyle taşlıktı ki... Sonra Mustafa gündüzleri başka yerde çalışmak zorundaydı.
Akşam olunca çalıların arasına sakladığı kazmasını alıyor, gün ağarıncaya kadar söküyor, koparıyor, kazıyordu. Kazdıkça kaya, kazdıkça taş. Bütün bir yaz, bütün bir kış, orman memurunun tazyiki, çalı, palamut, defne, kocayemiş, diken, ot, kök ona karşı koydular. Bu korkunç mücadeleye üç evlek toprak için Mustafa’dan başka bizim köyde kimse girişemezdi.
Kaya bitip de yumuşak, esmer, pembe bir funda toprağı bir karış meydana çıkınca bir meşe palamudunun korkunç yılan gibi kökü önüne çıkardı. Onu sökünce, orman memurunu karşısında bulurdu. O gidince, zehirli bir diken başparmağını şişirirdi; kazma körlenir, kürek bulamaz, taş dağ gibi yığılırdı. İnsan büyüklüğünde bir kaya, yumuşak toprağın üstünde, altındaki bir insan büyüklüğünde cüssesini hiç belli etmeden yosunlu yüzüyle dikilir. Ormanları, tırnakları, ayakları, göğsü, sırtı, bütün kuvvetiyle dayanır, onu yener, yıkardı. Kazma iş görmediği zaman yumruğu, yumruğu yetmediği zaman parmakları, parmakları kalın geldiği zaman tırnakları ile toprağı tırmalardı...
Bir sonbahar günü baktı ki, küçük çam ağaçları filizi, körpe diken yapraklarıyla, üç beş kocayemiş çıngıl çıngıl yemişleriyle yer yer esmer pembe, kül rengi toprağa saye salar. Biz görenler:
Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur, dedik.
Bilmedik ki dişle, tırnakla, kanla, canla tabiat denilen canavarı yenmek lazımdır. Bendeniz bu mücadeleye şahidim. Mustafa’nın kör gözü, hiddetten ala bulandığı günleri hatırlıyorum. “Hay arslan Mustafa”, der; uzakta bir çam gölgesinden korkunç kavgayı seyrederdim. Bu kavga, Romalı esirlerin arslanla döğüşmesinden şu itibarla farklı idi ki, Romalı esir, arslana bir çeyrek saat içinde yeniliyordu. Mustafa, ejderhayı bir sene içinde, bazen ümitsizlikten, bazen ümitten yeniyordu.
Bir sabah her zamanki çamın altına vardım ki, bir köylü kadın, üç yarı çıplak çocuk garip birtakım taşlar, tahtalar, saçlarla birşeyler yaparlar. Bu, her tarafından poyraz, lodos, gündoğusu, keşişleme, yıldız, karayel rüzgarı giren bir evdi. Mustafa arkasına yeşiller giymiş güçlü kuvvetli bir kadın takmış, üç evleğine çizgiler, ocaklar açıyordu.
Arslan Mustafa, dedim, su buldun mu, su?
Deniz kıyısında eski bir kuyu vardı. Tuzlu bir parça ama, idare edeceğiz. Şuraya bir sarnıç kazabilsem...
Onu gördün mü toparlanıyor; hayret, sevgi ve saygı ile bakıyorum. Koca yaylamızın üzerinde böyle milyonlarca insan bulunduğunu düşünüyorum. Yine dünya yuvarlağı üzerinde böyle milyonlarca insanın tırnakları, nasırları, çirkinlikleri, tek gözleri, tek kollarıyla, bir ejderha ile kavga etmek için bekleştiklerini düşünüyorum.
Küçük hanımlar! Bugünlerde bir gün nişanlınız size koyu al renkli karanfiller gönderecektir. Dikkat edin, belki Mustafa’nınkilerdir. Küçük beyler, domatesler göreceksiniz çarşıda. Elmalar, ferik elmaları gibi kokulu, şekerli, tatlıdır. Keserseniz içinde çekirdekleri altın gibi parlar. Belki de lokantada bir gün şişelere doldurulmuş bir domates suyu içersiniz ve tadını fevkalade bulursunuz. Yunan tanrılarının ölmemek için içtiği nektar lezzetini damağınızda hissedersiniz, emin olun ki Mustafa’nın domateslerinden bir tanesi, içtiğiniz suya katılmıştır.
yok YorumYorum yaz!Bağlantı

5/11/2009 - Arda Kardeş

Kategori: unutulmayanlar

http://45devir.net/veriler/resimler/k2/56111dde7e3da349.jpg

1970'lerin basinda ‘Oy Anam Oy’ isimli aranjman parcasinin icinde bulundugu 45'lik ile epey ses getirmis, cok satmis 4 yaşındaki şarkıcı;Şanar Yurdatapan'ın oğlu. Şarkiyi plaga okudugunda Arda 4 yasinda idi. Plağın öbür yüzünde ise ‘Ardanın Masalları’ adında esprili bir şarkı vardır. Bu şarkıda Arda ile Şanar yer değiştirmiş gibidir Arda şarkıya başlarken şöyle der ; ‘bir varmış bir yokmuş bir koskocaman arda varmış birde onun küçücük bir babası varmış ’…ve şarkının ilerleyen bölümünde baba (yani Şanar Yurdatapan) sanki o çocukmuş gibi Arda’ya sorar ‘ben nasıl dünyaya geldim’ diye, Arda utanır sıkılır ne söyliyeceğini bilemez leylekler getirdi der,yumurtadan çıktın der…..tabi bunların hepsi Dün Bugün Yarın Orkestrası’nın düpedüz rock’n’roll melodileri eşliğinde olur.

Diğer bir 45liği Aşk Masalı/Adam Olmayacağım’dır ‘Aşk Masalı’ şarkısı ona ait olamıyacak kadar ağır aşk sözleriyle ve Arda’nın ilginç duygusal yorumuyla gayet kitch bir iştir. Adam olmıyacağım şarkısı ise Ardanın ağzından – biliyoruz ki aslında Şanar Yurdatapanın sözleridir – yalancılık,saygısızlık üzerine naif bir popüler kültür eleştirisidir.

Arda’nın en şaşırtıcı şarkılarından biri de ‘Pis Sinek’ tir.Şarkının orjinali Doors’a (Mosquito) aittir.Çalınış şekliyle, hammondlarıyla,efektleriyle ve gene Arda’nın söyleyiş tarzıyla çok eğlenceli,kitch hatta Doors’tan daha psidelik bir yorum olmuştur.
‘of aman ama yeter artık/yok mu bir saniye rahatlık/çikolatamı çöpe attık/onun yüzünden/of aman aman bıktım bu pis sinekten)’

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

31/10/2009 - Okuma - Yazma Seferberliği

Kategori: unutulmayanlar
http://img244.imageshack.us/img244/79/image033oa.jpg
T.R.T için Eğitim Programı oyunculuğu "Okuma - Yazma Seferberliği" Elçin Şanal, Oytun Şanal, İnci Melis, 76 Bölüm. 25 dakika. Yönetmen: Namık Kemal Gönenç.(1989)
80'li yıllarda okuma seferberliği çerçevesi içinde trt'de okuma yazma öğretilen Toprak Sergen'in de rol aldığı eğitici program.
yok YorumYorum yaz!Bağlantı

25/10/2009 - Adile Naşit'le Uykudan Önce

Kategori: _ocuk programi
http://img41.imageshack.us/img41/7577/anasit160608byk1661178.jpg
Hafta içi her aksam 20.15'de bizi televizyon basina diken muhtesem çocuk programi. Her aksam ismimin okunmasi için beklerdim ama hiç duyamadim.Yine de çok sevdigim, çocuklugumuza damgasini vuran Yakari, degerli,sevimli ayilar, atom karinca, tontonlar,musti, pepen çizgi filmlerini izledigimiz,uykudan öncemiz. Adile Nasit ve kuzucuklari. Uykudan Önceyi Derya Baykal, Ergun Uçucu, Belkis Dilligil ve Rüya Ersavci gibi sunan baska kisiler oldu ise de Adile Nasit kadar sevilen ve adi yillar geçmesine ragmen hala anilan, unutulmayan bir kisi olmamamistir. Mekanin cennet olsun Adile Teyze kuzucuklarin seni hiç unutmadi.
yok YorumYorum yaz!Bağlantı

<- Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Nostalji adına aradığınız herşey burada...

Bağlantılarım

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Eğitimci
Magazin

Kategoriler

Arkadaşlarım

hussoloji
sinefil78
ikokmen
cembuyukkaya
supermagazinci
arakarne
insankokusu
megamagazinci
gulenbebekler
adanzyehersey

Zirve100 Toplist
site ekle


MusicPlaylist
MySpace Music Playlist at MixPod.com